Söyleşi: Ahmet Büke

  Çok sevdiğimiz Ahmet Büke ile bir söyleşi yaptık. Lafı uzatmadan sizi söyleşi ile baş başa bırakıyoruz. Birkaç yıldır "Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi" adı altında on8blog'ta yazmaktasınız. Devamı

Tatar Çölü

Yazgı ne kadar gerçektir? Gerçekten dünyada şu ana kadar yaşamış o kadar insan belirli bir senaryoya bağlı kalarak mı yaşadı? Yani kimse biraz daha Devamı

Son Zamanlarda Ne Okudum

Merhabalar. Düşündük de, belki böyle belirli aralıklarla toplu bir şeyler yazsak güzel duracak. Bir yerden başlayalım dedik; ilk de ben yazayım dedim. Bundan sonraki yazılarda Devamı

Keçi Dağı

Keçi Dağı, Alaska yerlisi bir ABD vatandaşı olan David Vann'ın 2013 yılında yayımlanan romanı. Türkçeye çevrilip ülkemizde yayımlanması ise 2014 yılının sonuna doğru, Eylül Devamı

Dünya Ağrısı

Ayfer Tunç’un yazarlık hayatının yirmi beşinci yılını tamamlamasıyla yayınlanan dördüncü romanı Dünya Ağrısı, hem yazar için hem de Türk Edebiyatı için önemli değişimleri simgeleyen Devamı

Söyleşi: Ahmet Büke

  Çok sevdiğimiz Ahmet Büke ile bir söyleşi yaptık. Lafı uzatmadan sizi söyleşi ile baş başa bırakıyoruz. Birkaç yıldır "Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi" adı altında on8blog'ta yazmaktasınız. Devamı

Söyleşi: Ahmet Büke

 

ahmet_buke1Çok sevdiğimiz Ahmet Büke ile bir söyleşi yaptık. Lafı uzatmadan sizi söyleşi ile baş başa bırakıyoruz.

Birkaç yıldır “Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi” adı altında on8blog’ta yazmaktasınız. Bu süreç nasıl başladı?

İşsiz kaldım. Telifle yapacağım işleri araştırmaya başladım. On8 blog’u buldum. Başladım yazmaya.

En son “100 Tuhaf Kitap” isimli kitabınız yayımlandı. Gerçekten de ilginç bir kitap! Bu kitabın oluşum sürecinden bahseder misiniz?

Kitabın giriş bölümünde yazdım bunu. Aynen aktarayım.
Şu hayatta para biriktiren arkadaşlarım da oldu, kitap biriktirenler de. Birinciler hatırlanacak kadar ilginç değildiler ama ikincilerin çoğu gerçekten “nadide” insanlar. Belki de en tuhafı Murat Gültekin’dir. Yaklaşık otuz yıldır pek kimsenin ilgisini çekmeyecek kitapları ve müzikleri toplar durur. Bu sürecin çoğuna tanıklık ettim hatta bu tuhaf ava birlikte katıldık zaman zaman. Sabaha karşı bitpazarlarında elde fener, gelen malları karıştırdık zira o kadar erken gitmezseniz en güzel kitapları, kasetleri ve plakları başkaları kapar. Bazen birlikte evde otururken kapımız çalındı ve adına lancacı denilen adamlardan haberler aldık. Bunlar yeni ölü evlerini gözlerler ve rahmetlinin değerbilmez yakınları tarafından çöpe atılan kitap ve fotoğraflarını meraklısına -elbette bir miktar “sakal” karşılığı- ayırırlar.
İşte bu elinizde tuttuğunuz kitap Murat Gültekin’in çeyrek asırdan fazladır üzerine titrediği kütüphanesi sayesinde yazıldı desek doğru olur. İçerideki kitapların her biri bu toprakların insanına ait tuhaflığın, kafa karışıklığının ve deliliğin nişanesi sayılsa yeridir. Eserlerin kahir ekseriyeti bireylere ait, çok azı kurumların bastığı kitaplar. Okurken basım yılına da dikkat etmekte fayda var zira bu sosyolojik kazı alanındaki hazinenin 70′li yılların çatışmalı dönemlerine doğru giderek fakirleştiği, 80′li yıllardan sonra vasatlaştığı da anlaşılıyor.

 0000000665398-1Çiğdem Külahı isimli kitabınızı Beşeri Kantini’ne adamışsınız. Aklımıza tabii ki ODTÜ geçmişinizden de çıkarak ODTÜ Beşeri kantini geldi. Sizin için Beşeri Kantini ne ifade ediyor? Öğrencilik döneminizde yaşadığınız, tecrübe ettiğiniz şeylerin yazın hayatınıza ne kadar etkisi oldu?

ODTÜ’de okuduğum yıllarda Beşeri Kantini buluşma noktamızdı. O dönemki gençlik mücadelesinde alınan bir sürü kararın ve eylemliliğin ilk adımları burada atılırdı. Ben de bu sürecin merkezinde olmasam da çeperlerinde yer alan birisi olarak Beşeri Kantini’ne sık sık uğramaya çalışırdım. Bir de gerçekten güzel çayı olurdu ve bahçesinden gün batımını izlemek insana iyi gelirdi.

Hayatımıza dokunan çok güzel öyküler yazdınız. Hisaraltı Teşkilatı ve Kırk Yetim Serçe Doydu’nun aramızdaki bazı arkadaşlar için hep bir ayrı yeri oldu mesela, hayatlarında çok gezindiler. Hem de kısa bir süre içerisinde. Okurlarınız size böyle duygularla geliyor mu? Ne hissediyorsunuz bu durumlarda?

Çok sık değil ama bazen duyuyorum bunları. Bir yazar için daha büyük mutluluk olamaz sanırım okurlarının hayatlarına dokunduğunu bilmek. Biraz da övgüye alışık bir kuşaktan gelmiyorum ben. Dinlerken bana değil de başka birisine edilmiş sözler gibi geliyor çoğunluklar.

Öykülerinizde sıkça kendinizden önceki kuşakları da anlatıyorsunuz. Bu bilgi birikimini oluşturmak zor bize göre. Sizde olaylar nasıl gelişti?

Politik bir kuşaktan geliyorum. Edebiyat okumaları yanı sıra tarih ve politika çok yaygın okunurdu bizde. Belki bunun yarattığı imkânlar var, diyebilirim.

0000000457250-1Şu ana kadar tek roman yayımladınız, bir gençlik romanı. Bedo gerçekten de ilginç bir çocuk. Onun hikayesi nasıl başladı, Bedo’yu yaratırken neler etkiledi sizi?

Onu da internet üzerinden tefrika ederek yazdım. Başlangıçta kitap okumayı seven bir çocuğu günlüğü gibi düşünmüştüm. Bir kurgusu olmayacaktı sadece okuduğu kitaplardan gündelik hayatının içinde bahsedecekti. Sonra teyelleri birleştirmeye karar verdim. Roman öyle doğdu.

Yazın hayatınıza birçok kitap sığdırdınız. Oldukça üretken bir yazar olduğunuz söylenebilir. Yazma süreciniz nasıl gelişiyor? Planlı mı yoksa ilham bekleyenlerden misiniz?

Planlı birisi olmayı çok isterdim maalesef hayatımın hiçbir alanında öyle olamadım. İlham meselesini de pek bilmiyorum açıkçası. Genellikle hep bir şeyleri yazmak ya da yetiştirmek zorunda oluyorum. Diz kırıp yazmaya oturmam yetiyor.

Şu anda üzerinde çalıştığınız bir metin var mı? Gelecekte okuyucularınızı nasıl bir metin bekliyor?

On8 blog’da yeni sezon öykülere başladım. Kadir isimli bir gencin zorlu ve tuhaf hayatını anlatıyorum.

Türk yayıncılık sektöründe ve edebiyat camiasının genelinde ne tür eksiklikler özellikle gözünüze çarpıyor? Yazar kimliğinin bu eksiklikler üzerinde ne tür bir etkisi olabilir/olmalı?

Benim için en yakıcı ve hayati sorun yazdıklarınla geçinememek. Bunu halledebilirsem belki öteki sorunları görebileceğim.

Sizde ilk kez bir şeyler yazma isteği uyandıran yazarları/kitapları hatırlıyor musunuz? Bunların dışında bize ve okurlarımıza önerebileceğiniz kitaplar var mı?

Bu önerme meselesine biraz mesafeliyim zira bu söyleşiyi okuyanların zaten kahir ekseriyeti benden daha iyi okurdur büyük ihtimalle.
Ama yine de okumamış ve keşfetmemiş olanlara Platonov ismini fısıldayabilirim.

Tarih Yazar Mehmet Erhan Üras in SÖYLEŞİ Yorum Yap

Tatar Çölü

0134 TATARCOLU.inddYazgı ne kadar gerçektir? Gerçekten dünyada şu ana kadar yaşamış o kadar insan belirli bir senaryoya bağlı kalarak mı yaşadı? Yani kimse biraz daha özgürleşip doğaçlama takılamadı mı? Şu anlık bunu bilmiyoruz, belki de hiçbir zaman öğrenmeyeceğiz. Hayat ise bir şeyleri yapmaya çalışırken geçip gidiyor. Hepimizin hedefleri var; bir şeyler olmak istiyoruz ya da bir şeylere sahip olmayı bekliyoruz. Peki bir an gelip de buna ulaşmaya çalışırken hedefimizden gitgide uzaklaşsak? Mesela tüm hayatımızı bir şeyi elde etmek için geçirsek ve onu elde etmeye çalışırken ondan uzaklaşsak, yeni bir insan olsak, sonra o istediğimiz şey artık gerçekten de istediğimiz şey olmasa? Mümkün mü?

Tatar Çölü bunun gibi bir hikaye aslında. Genç bir teğmen olan Giovanni Drogo, ülkesinin kuzey sınırında bir çöle bakan Bastian Kalesi’ne atanır. Kale küçüktür, yapılacak ise hiçbir şey yoktur. Drogo, kaleyi ilk gördüğü andan itibaren burada kalamayacağını anlar; ama aldığı kararlar ve geçen zaman onu kaleye iyice bağlar. Bir süre sonra işte bu kale onun yazgısı olur.

Drogo, yaşadığı tekdüze hayata öyle alışır ki, kalede geçirdiği zamanı fark edememeye başlar, kendini yavaş yavaş beklentilerinden, hayallerinden sıyırır. Şehre geri döndüğünde geçen zamanın insanları nasıl değiştirdiğini fark eder ve buna uyum sağlayamayacağını düşünür. Geri dönmek onun için zor olmaz.

Zaman geçtikçe hayat gitgide anlamsızlaşır, tek düşündüğü ve hayatını bağladığı şey bir gün çölden gelecek Tatar saldırısı ve kalesini-ülkesini koruyabilme umududur. Başlangıçta askerliğin verdiği kahramanlık duygusu onu ayakta tutarken yavaş yavaş bunun gerçekten de öyle olmadığı, askerliğin barış dönemlerindeki o monotonluğunu yaşadığını üzülerek fark eder; ama en nihayetinde gerçekten de tek isteği o kahramanlık duygusunu tatmak olduğunu anlar. Kahraman olacağı günün hayallerini kurar ve hayatını buna bağlar. Varoluşunu sorgulamayı hep o günün geleceği hayaliyle erteler ve o gün geldiğinde başına gelenler onu gerçekten derinden yaralar.

Kitabı bitirdiğinizde “Gerçekten bir hayal bir gün tüm hayallerin önüne geçer de, tüm hayatı bu kadar etkiler mi?” diye düşünmeye başlıyorsunuz. Giovanni Drogo, kimine göre güçlü, kimine göre zayıfça bir hareket yaparak hayatını tek olaya bağlıyor ve zamanın, monotonluğun onu uyuşturmasına izin veriyor. Sorumluluklarından ve insanlardan kendini çekip çıkarıyor.

Varoluş her zaman sorularla dolu bir şey. Hepimiz zamanı geldiğinde bunları düşünüyoruz. An geliyor düşünmeden edemiyoruz. Başka birinin bile olsa hayatın boşa geçmesi kendimiz adına kötü düşüncelere kapılmamızı sağlayabiliyor. Kitabı çok ara vermeden ve konsantre olarak okursanız kendinizi yorgun bir ruh halinde bulabilirsiniz.

Sonuç olarak, okuyun diyorum. Sevgiler.

“Tıpkı bir yabancı gibi, şehirde dolaşıp eski arkadaşlarını aradı, her birinin işyerlerinde, büyük şirketlerde ya da siyaset alanında çok meşgul olduğunu öğrendi. Ona, ciddi ve önemli şeylerden, fabrikalardan, tren yollarından, hastanelerden söz ettiler. İçlerinden biri kendisini akşam yemeğine davet etti, bir başkası evlenmişti, her biri ayrı bir yola koşulmuş ve dört yıl içinde iyice ilerlemişti. Deniyor ama tüm çabalarına karşın eski sohbetleri, şakaları, kullanılan sözcükleri yeniden hayata geçirmeyi beceremiyordu (belki kendisi de bunları yapabilecek durumda değildi). Şehrin içinde eski arkadaşlarını bulmak için dolaşıp duruyor ama sonuçta kendisini hep bir kaldırımda tek başına buluyor, akşamın gelmesine daha bomboş ve uzun saatlerin olduğunun farkına varıyordu.” (s. 149)

Tatar Çölü,
Dino Buzzati
232 sayfa,
İletişim Yayınları, 2004

Mehmet Erhan Üras.

Tarih Yazar Mehmet Erhan Üras in DÜNYA EDEBİYATI, KİTAP Yorum Yap

Son Zamanlarda Ne Okudum

Merhabalar.

Düşündük de, belki böyle belirli aralıklarla toplu bir şeyler yazsak güzel duracak. Bir yerden başlayalım dedik; ilk de ben yazayım dedim. Bundan sonraki yazılarda büyük ihtimal böyle bir açıklama olmayacak. Hepinizi çok seviyoruz.

kun-a-2C78-D825-E773KÜN

Sezgin Kaymaz imzalı, İletişim Yayınları tarafından yayımlanmış bir kitap. Konu ilginç, karakterler daha da ilginç. Kentleşme -veya böyle değil de, boş bulduğun arsayı çevirme- takıntımın başladığı kitap da bu oldu sanırım. İlginç ve güzel bir konu, kitabın bir noktada bağlanması, her şeyiyle güzel bir eser. Hüdai Ağa gibi, Muzaffer Hoca gibi, Ömer gibi, Çeto gibi, Menderes gibi güçlü karakterler oluşturulması kitabı daha da güzel kılmış. Doğa üstü olaylara karşı tavrınız nedir bilemiyorum; ama güzel bir olay örgüsü ile verilirse tadından yenmez diyorsanız, buyurunuz.

1810 BERCIKRISTIN.inddBERCİ KRİSTİN ÇÖP MASALLARI

Latife Tekin imzalı, en son İletişim Yayınları tarafından yayımlanmış bir kitap. Bir “çöp kent”in doğumunu anlatıyor.  Bir gecede bir çöplüğe kurulan gecekondu ve şehir ile taşra arasında sıkışmış, cahil diyebileceğimiz insanların hayatları. Aslında bir toplum kuruluşu örneği. Her adımıyla bir çöp kent hikayesi. Başladığı nokta ile bittiği nokta arasında dağlar kadar  fark var, tıpkı bir medeniyetin büyümesi gibi. Yine çok başarılı ve güzel bir kitap.

FrannyvezooeyFRANNY VE ZOOEY

J.D. Salinger imzalı, YKY tarafından yayımlanmış bir kitap. Franny ve Zooey isimli iki kardeşin hikayesi. Franny’nin “İsa Duası” okumaya başlaması ve kriz geçirip eve kapanması kitapta geniş bir yer buluyor. Çok olay üzerine kurulmuş bir hikayesi yok; genel olarak ikili diyaloglar üzerine dönüyor bu kitap.  4 farklı sahneden oluşan ve diyaloglarla ilerleyen bir tiyatro oyunu gibi düşünebilirsiniz. Salinger’ı “Çavdar Tarlasında Çocuklar” ile tanıdım, şu an ise çok atarlı -veya ergen geliyor- diyorsanız bilemiyorum ama okusanız güzel olur gibi.

685111

KAFAMDA BİR TUHAFLIK

Orhan Pamuk imzalı kitap, YKY tarafından yayımlandı. Bu durum da ister istemez “yeni takımı ile ilk maçına çıkmış futbolcu” durumunu akıllara getiriyor. Yazar yeni bir şey deneyerek, bu sefer daha halktan bir kitap sunmuş bize. Konya’dan İstanbul’a çocuk yaşta gelen bir seyyar satıcının hayatını işlemiş kitapta. Halka özgü gördüğümüz durumları da anlatmaya çalışmış; bir “Şair Evlenmesi” durumu var karşımızda örnek olarak. Diğer kitapları yanında zayıf da kalmış olsa, Orhan Pamuk’tan bu tür bir roman okumak keyifliydi.

2068 MUNHAL.inddMÜNHAL

Ekin Can Göksoy imzalı, İletişim Yayınları tarafından yayımlanmış bir kitap. O kadar romanın arasına kesinlikle bir öykü kitabı sıkıştırayım dedim ve Münhal’i okudum. 5 öyküden oluşuyor. Önemli isimler hikayeye bazen kahraman oluyor, bazen ise kahramanımızın yaptıklarını sorgulamasına yardımcı oluyor. Birbirine pek de benzemeyen öyküler ile farklı dünyalara gitmeye, farklı şeyler hayal etmeye hazır olun. Münhal, güzel bir ilk kitap.

fft16_mf5165664KÜÇÜK PRENS

Yahu, bunla ilgili her şeyi biliyorsunuz zaten. Hepimiz başka baskıları okumuştuk tabii de, önemli bir şey oldu, yıl başında yayım hakları kaldırıldı kitabın. İstiyorsanız evinizde basın satın yani çok sıkıntı değil. Güzel haber ise; Cemal Süreya ve Tomris Uyar baskısına kavuşmuş olmamız. Sahafların eski baskısına 50 lira civarı fiyat biçtiği kitabı böylece elde edip okumuş olduk. Teşekkürler Can Yayınları. -Vallahi şurada size Küçük Prens’ten bahsedecek değilim, zaten okumuşsunuzdur. Bir de böyle okuyun diye buraya da yazmış bulunuyorum.-

fakat-muzeyyen-bu-derin-bir-tutkuFAKAT MÜZEYYEN BU DERİN BİR TUTKU

Filmini duyunca ilgimizi çeken bu kitap, İlhami Algör imzalı,İletişim Yayınları  tarafından basılmış. Uzun öykü diyebileceğimiz bu kitap ise bir yazarın yaşadıklarını anlatıyor. Yine daha çok kendi iç dünyasında; pek bir olay bulunmadan. Bir de “Albayım Beni Nezahat İle Evlendir” var, bu kitabın kahramanı olan yazarın yazmaya çalıştığı kitabın kahramanının-bu nasıl bir tamlama?- kendi romanını yazma -yaşama- çabasını anlatıyor. Daha yarısını okudum, ondan da bir sonraki yazıda bahsedeceğim.

Mehmet Erhan Üras

Tarih Yazar Mehmet Erhan Üras in AYLIK, KİTAP Yorum Yap

Keçi Dağı

671076_2Keçi Dağı, Alaska yerlisi bir ABD vatandaşı olan David Vann’ın 2013 yılında yayımlanan romanı. Türkçeye çevrilip ülkemizde yayımlanması ise 2014 yılının sonuna doğru, Eylül ayında gerçekleşti. Romanın çevirisi Suat Ertüzün’e ait. Bundan önce 2012′den itibaren üst üste Bir İntihar Efsanesi, Caribou Adası, Pislik adlı eserleri dilimize çevrilmişti. Özellikle son 3 kitabının yayımlandıktan kısa bir süre sonra Türkçede de yayımlanması oldukça güzel. Keçi Dağı ve adı geçen diğer kitaplar Can Yayınları logosu altında.

David Vann, Keçi Dağı’nda geçen üç günlük bir av hikayesini anlatan bu romanı her yıl Keçi Dağı’nda avlanan atalarına ithaf etmiş. Söz konusu olan üç günlük bir hikâye; ama sanki çok daha geniş bir zamanı anlatıyor. Mitlerde, kutsal kitaplarda anlatılan insanlığın ilk günlerine kadar dayanıyor. David Vann oluşturduğu olay örgüsüyle aslında öldürmenin öyküsünü anlatıyor bize. Habil ve Kabil’den başlayarak bütün bir insanlık tarihinin baştan sona her anında, her zaman en önemli rollerde olan öldürme eyleminin öyküsü. 10 Emir’den birine konu olan bir büyük günah olarak öldürmek; fakat aynı zamanda da insanın en temel dürtülerinden birisi olarak. Ve hatta romanda da şöyle ifade ediliyor: “Kabil, bir parçamızın hiçbir zaman uyanmayacağını ilk keşfeden kişidir. Bir parçamız içgüdüye tabi olacak ve bu hiçbir zaman değişmeyecektir. Üstelik ilk içgüdülerimizden biri öldürmektir. On Emir, bizi hiçbir zaman bırakmayacak içgüdülerin bir dökümüdür.”

Kabil’in Habil’i öldürmesinden başlayarak kutsal metinlere yaptığı göndermelerle, ortaya koyduğu aykırı ve eleştirel yaklaşımla öldürme eyleminin çevresinde oldukça başarıyla kuruyor hikâyesini. Alaska yerlilerinden bir ailenin erkekleri, üç nesil, çocuk-baba-dede bir arada Keçi Dağı’na, her yıl yaptıkları gibi yılın ilk avı için gitmektedir. Yanlarına babanın arkadaşı Tom’u da alarak her zamanki dört kişilik av ekiplerini kurmuşlardır. Bu av çocuğun avı olacaktır; çünkü artık yaşı gelmiştir, ilk kez elinde tüfeği olacaktır. Ve gerçekten de öyle olur, çocuk daha geyiklere gelmeden bir insanı vurur. İlk avı arazilerine giren kaçak avcı olmuştur. On iki-on üç yaşında bir çocuk bir insanı öldürmüştür, ortada hiçbir neden yokken, hiç düşünmeden, bir anda ve adeta bir içgüdü gibi. Hikâye böyle başlar, bizim hikâyemiz gibi, hepimizin hikâyesi gibi, Habil ve Kabil gibi.

“Kabil ilk oğuldu. Âdem ve Havva’nın ilk çocuğu. Kabil başlangıcımızdı, cennette başlamayan herkesti.”

Çocuğun avcıyı öldürmesiyle birlikte bir aile gibi birbirine bağlı olan (ki üçü zaten bir aile) bu dörtlü arasında çözülmeler başlar. Daha önce bir arada hareket ederken hepsi kendi köşesine çekilir, kendi kimliklerine bürünürler. Başta tek bir kişi halinde bir dörtlüyken bu olaydan sonra dört ayrı kişi, dört ayrı insan vardır. Ölümün ortaya çıkmasıyla hikâye başlamıştır; herkes kendisi, kendi içindeki insan olmuştur. Böyledir; çünkü başlangıçtan itibaren insanlığı şekillendiren en önemli eylem öldürmek olmuştur. Doğru ya da yanlış, gerçek ya da hayal, gerçeği anlatan bütün kitaplarda sürekli olarak öldürme eylemi vardır. İnsanlığın öyküsünün her noktasında temel bir belirleyicidir ölüm ve öldürmek. Aynı zamanda çok özel, çok sıradışı bir eylem olarak değil olabilecek en doğal şeydir. An önce bahsetmiştim, bir de Kutsal Kitap eleştirisi kısmı var romanın. (Göndermeler daha çok Yahudilik ve Hıristiyanlığa ait metinlere olsa da aslında “Kutsal Kitap”a yapılan eleştirilerin sadece bu metinlerle sınırlı değil birbirinden pek farkı olmayan diğer dinler, öğretiler ve onlara ait metinlere de yönelik okunması gerektiği görüşündeyim) . Farklı açılardan saldırıyor yazar Kutsal Kitap’a; örneğin anlatılan hikâyelerde insanla Tanrı arasındaki ilişki, Tanrı’nın insanlara karşı “düşmanlığı” bunlardan. Bir başka eleştirisi noktası da Kutsal Kitapların, insanlığı yönlendirdikleri yol, Tanrı’nın insanlardan yapmalarını istediği ve beklediği şeyler üzerine. Öldürmenin de insanlığın içine bu kadar yayılmış olmasının bir nedeni olarak da bu öğretileri gösteriyor David Vann. Yani aslında Tanrı’nın azmettiriciliğinden bahsediyor. Şöyle diyor: “Tabii şimdi İbrahim’i ve İshak’ı* düşünmeden edemiyor ve Kutsal Kitap’taki her hikâyenin Kabil’den mi geldiğini merak ediyorum. Hepsi bir bilmece: İnsanın değeri, öldürmeye hazır olmasıyla mı imtihan ediliyor? İyiliğimizin, inancımızın, kurtuluş olarak katilliğimizin ölçüsü Kabil mi? Kutsal Kitap’tan yol göstermesini beklemek imkânsızdır. Yalnızca kafa karışıklığı.”

Çok farklı olayların yaşandığı bir olay örgüsü, sıradışı bir kurgu vadetmiyor roman bize ya da özgün biçimsel arayışlara girmiyor. Bir şeyler anlatmaya çalışıyor, bunu  yalın bir anlatımla, sade ve basit bir dille oldukça başarılı bir şekilde gerçekleştiriyor. Konuyu ele alışındaki derinlikle ve de sunduğu okuma zevkiyle, bu kitabı okuma konusunda aldığınız karardan büyük bir mutluluk duymanızı sağlıyor. Kısacası genç denebilecek bir yazar elinden çıkmış usta işi bir roman. Ve yazarın gençliği nedeniyle daha birçok kitabını okuyabilecek olmamız ihtimali de ayrı bir mutluluk kaynağı.

Keçi Dağı’nı kesinlikle edinip okumanızı tavsiye ediyorum ve kitaptan alıntılarla doldurduğum bu yazıyı bitirmeden önce birkaç alıntı daha eklemek istiyorum.

“Yalnızca biz değil, bizden önceki herkes için de olduğu gibi, ıstırap çekmenin ve insan ömrünün bir simgesi olarak kendi haçını taşıyan İsa için de olduğu gibi, hayat tekrardan ibarettir. Tüm hikâyelerimizde bizler şu yeryüzünde bir ağırlığı sürükleyip taşırız. Buna Çile denir. İsa, kendimize acımamızın hikâyesidir.”

“İnsanın esası hayvandır. İsa’nın kanını içeriz ki tekrar hayvan olabilelim, boğaz yarıp kan içelim, kan banyosu yapalım, eti gövdeye indirelim, özümüze erişip dönelim ve kim olduğumuzu hatırlayabilelim. Kendimize bununla güven telkin ederiz. On Emir’in imkansızlığı karşısında ancak başarısızlığa uğrayabileceğimizden her pazar, kimliğimizi yitirmediğimizle ilgili olarak bu teminata ihtiyaç duyarız.”

“Salgınlar ve vebalar. Tufan. Dillerin birbirine girmesi. İnsanlığın tekrar tekrar sıfırdan başlaması. Kutsal Kitap bizi Tanrı’yla savaşımız hakkındadır. Ve bir şekilde biz sırf irademiz sayesinde, inadımız sayesinde daha güçlüyüz. Silinip gitmeyi reddetmişiz.”

Oğuzhan M. Şahin

Tarih Yazar Oğuzhan M. Şahin in DÜNYA EDEBİYATI, KİTAP Yorum Yap

Dünya Ağrısı

Ayfer Tunç’un yazarlık hayatının yirmi beşinci yılını tamamlamasıyla yayınlanan dördüncü romanı Dünya Ağrısı, hem yazar için hem de Türk Edebiyatı için önemli değişimleri simgeleyen sarsıcı bir metin. Ayfer Tunç’un diğer romanlarından (ve hatta öykülerinden) çok daha karamsar bir havaya sahip olan Dünya Ağrısı, depresif karakterleri ve karanlık mekan seçimleriyle bu duyguyu okuyucuya son derece başarılı yansıtmış. Aynı zamanda kitabın basıldığı Can Yayınları tarafından da oldukça önemli bir yayın olma özelliği gösteriyor Dünya Ağrısı—Can Yayınları, bu kitapla birlikte artık klasikleşmiş beyaz, tek resimli kapaklarını terk edip, daha öznel kapak tasarımlarına yöneldi. Böylece, hem Ayfer Tunç gibi nüfuslu bir yazar için, hem de Can Yayınları gibi önemli bir yayınevi için bir ilk kitap olma özelliği taşıyor Dünya Ağrısı.

Açıkçası Dünya Ağrısı’nı okuma nedenim çoğunlukla Can Yayınevi’nin bu tarihi anına tanık etme isteğimden doğdu. Sonuçta kurulduğu 1981 yılından beri sadece belirli bir şablona göre kapak hazırlayan bu ikonik yayınevinin kendi tasarım politikalarını terk etmesi şaşırılacak bir durum. Lâkin, bu vesileyle Ayfer Tunç gibi çok önemli bir Türk yazarla tanıştım, ve açık yüreklilikle belirtebilirim ki, yazarın kendine özgü dili ve kurmaca dünyası beni oldukça etkiledi. Özellikle Tunç’un bu romanında kendi dil kabiliyetinin ve simgesel anlatımının doruğuna çıktığını söyleyebilirim. Yazarın sözcük seçimleri ve anlatım yapısı hep karamsar bir yazım dili oluşturmak için kullanılmış, ve bu sayede içimizi sıkan, bizleri boğan cümleler roman boyunca sakınılmadan kullanılmış. Metnin bu özelliği dolayısıyla Tunç’un okuyucuyu düşünmeden, salt edebiyat için yazdığının kanısındayım. Böylece Dünya Ağrısı’nın son derece karamsar yapısı bakımından ancak Sartre ya da Yusuf Atılgan gibi yazarların romanlarıyla karşılaştırılabileceğini düşünüyorum.

Dünya Ağrısı aslında Mürşit’in romanı. Belirtilmeyen bir Orta Anadolu kentinde, babasından kalma, şöhretten düşmüş eski bir otel işletmek zorunda bırakılan Mürşit, hayatı boyunca mutluluk nedir bilmeden yaşamış bir karakter. Ayfer Tunç, romanında Mürşit’in hayatından bir kesit sunmuş bizlere—yaşlılığa girerken Madenci ile kurduğu ortak kederden doğan dostluk, hayata karşı hala hırslı oğlu ile kavgaları, eşiyle hiçbir zaman paylaşamadıkları aşk. Ana karakterin yan karakterler ile kurduğu ilişkiler üzerinden geliştirilen yalnızlık ve yabancılaşma teması, beni, etrafımdakilerle kurduğum ilişkilerimi sorgulamaya itti. Ayfer Tunç’un da burada amacının, zamane hastalığı olarak nitelendirilen ‘dünya ağrısı’ kavramını, kendi hayatımızda fark etmemiz yönünde olduğunu düşünüyorum. Bir bakıma burada yazar, okuyucuya kendisini tanıtarak, bilmediği özellikleri yüzüne vuruyor—bu sebepten ötürü de romanın oldukça rahatsız edici olabileceğini de belirtmem gerek.

Aynı zamanda Ayfer Tunç’un kullandığı dilin, oluşturduğu bu karamsar kurgusal düzenle birebir gittiği kanısındayım. ‘işkence’, ‘zehir’, ‘bakımsız’, ‘çirkin’, ‘hastalıklı’ gibi olumsuz ve rahatsız edici kelimeleri sakınmadan kullanan yazar, aynı zamanda intihar ve ölüm gibi temaları da enine boyuna tartışarak bizlerin genellikle alışık olmadığı, özgün bir yazım dil oluşturmuş. Başta alışmakta güçlük çeksem de, roman ilerledikçe ben de Tunç’un sözcük seçimine yatkın hale geldim, ve her geçen sayfayla dilini tekrar tekrar takdir ettim. Özellikle Türk Edebiyatı’nda kendine önemli bir yer edinmenin kullanılan dilin özgünlüğüne bağlı olduğunu düşünüyorum ve bu bağlamda Ayfer Tunç’un oldukça göz ardı edildiğini söyleyebilirim. Yazarın Dünya Ağrısı’nda kullandığı dil adeta depresyonu bir karakter olarak bizlere sunuyor ve bu özelliğiyle kesinlikle takdire şayan bir yazar Ayfer Tunç.

setrvgadgAyrıca Dünya Ağrısı’nın çeşitli Dünya Edebiyatı Klasiklerinden de oldukça beslendiğini romanı okudukça fark ettim. Mürşit’in otelinde ve kentinde son derece mutsuz olmasına rağmen bir türlü yaşadığı yeri terk edemeyişi bana Tatar Çölü’nün baş karakteri Teğmen Drago’nun görev aldığı kaleyi, nefret etmesine rağmen yıllar boyu bırakamamasını hatırlattı. Aynı zamanda, Mürşit’in çocukken arkadaşlarıyla katıldığı bir linç eyleminin de bana Sineklerin Tanrısı’nı hatırlattığını söyleyebilirim. Yazarın dilinin de yine Yusuf Atılgan’dan biraz olsun nasibini aldığı kendini belli ediyor.

Ayfer Tunç ile beni tanıştıran Dünya Ağrısı’nın hem konusuyla hem de diliyle son dönem Türk Edebiyatı’nın oldukça önemli bir eseri olduğunu düşünüyorum. Özellikle yazarın yarattığı pesimist havaya karışmış umutsuz karakterlerin çok başarılı olarak okuyucuya aktarıldığına inanıyorum. Yer yer bu karamsar yapısıyla roman bizleri kendinden uzaklaştırabilse de bunun son derece yerinde kullanılmış bir edebi tarz olduğunu söyleyebilirim. Aynı zamanda hem Ayfer Tunç’un yazarlık hayatında Türk Edebiyatı bakımından, hem de Can Yayınları’nın kapak politikası doğrultusunda Türk yayıncılık tarihi yönünden, bir değişimi simgeleyen Dünya Ağrısı, bu yılın en önemli kitabı olmaya aday üstün bir roman.

Mert Eney

Tarih Yazar Mert Eney in KİTAP, TÜRKÇE EDEBİYAT 1 Yorum
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 ... 34 35   Sonraki