Oğuzhan M. Şahin, Author at Değirmen Bekçisi

Belgelerim

25eylul2016_zambra
“Tahminimce yine o anda bütün dini duygularım da uçup gitti. Bir daha hiçbir zaman Tanrı’nın varlığına ilişkin oyalayıcı mantık yürütmelere girişmedim, belki de sonradan içtenlikle, sadakatle ve mutlak şekilde edebiyata inanmaya başladığımdandır.”
Belgelerim’den

Bazı insanların hikâyeleri, onları hiç tanımasanız bile, sizin için çok tanıdıktır. Aynı coğrafyayı ve aynı zamanı paylaşsaydınız çok benzer hayatlar yaşayabileceğinizi düşünürsünüz. Aynı sıradışı alışkanlıklara sahip olmanız, kendinizi aynı kelimelerle ifade etmeyi tercih edecek olmanız başka bir büyü yaratır. Bu bazı insanlar bazen yazardır. Ve bu bazı yazarları açıklayamayacağınız şekilde diğerlerinden çok daha fazla seversiniz.

Alejandro Zambra kendi adıma bu yazarlardan biri oldu benim için son birkaç yılda. Kitaplarla aramdaki ilişkiyi de bir ölçüde değiştirdi. Önce anlamsızca uzun romanlara saplanmış olan okurun kısa metinlerden de zevk alabilmesini, küçük ama yoğun ya da küçük ama ağır romanların dünyasına girebilmesini sağladı. Daha sonra ise bu yazıya konu olan kitap sayesinde, öyküyü sevmeye başlamamı değil belki o bir başka hikâye, ama bu sevgi sürecinin tamamlanmasını sağladı. Bütün bunların en temel nedeni kitaplarında kendi hikâyelerimle ve kafamdaki hikâyelerle akıl almaz paralelliklerle karşılaşıp durmam oldu sanırım. Belki biraz da “harika bir hayal gücü değil ama gerçekten iyi bir hafızası olması”.

Belgelerim Latin Amerika’nın bize bahşettiği genç ama güçlü seslerden Alejandro Zambra’nın ilk üç romanının ardından yayımlanan öykü kitabı. On bir kısa öyküyü barındıran bu kitap bize yazarın her zaman anlamak istediği bir yer Şili’nin* ve Şilili insanların kısa ve nahif hikâyelerini anlatıyor. Zambra yapmak istediğini başarıyor ve öykülerinde ülkesini yoksul ve kederli geçmişini ve bugününü ölçülü temaslarla birbirine bağlıyor, coğrafyayı ve karakterleri birbiriyle bütünleştiriyor. Bu aslında önceki kitaplarında da genelde yaptığı bir şey, belki küçük ve uçarı bir novella diyebileceğimiz Bonsai’yi bu genellemenin dışında tutabiliriz.

0000000708940-1Her biri güzel, ama bazıları gerçekten çok güzel, sahici hikâyeler bunlar. İçinde kendi buruk zaferler ve görkemli yenilgiler koleksiyonunuzdan birçok parça bulabileceğiniz hikâyeler. Kimi zaman Pinochet döneminde Ulusal Enstitü’deki çocukların hikâyesi anlatılıyor, kimi zaman yakın geçmişte bir kişisel bilgisayarın başından geçenler, kimi zaman ise bir sigara tiryakisinin sigarayı bırakma maceraları, kimi zaman bir baba ile oğlunun ve bir kedinin hikâyesi. Birbiriyle bağlantıları olmayan öyküler bunlar, arka kapakta da yazdığı gibi âdeta on bir kısa roman olan on bir kısa öykü.

Bütün öyküler güzel, ancak bazı öyküler gerçekten çok güzel demiştim, kendi adıma bunları saymam gerekirse: Camilo, Dünyanın En Şilili Adamı, Doğru mu Yanlış mı? ve Aile Hayatı diyebilirim.

Aile Hayatı aynı zamanda Zambra’nın ilk romanı olan Bonsai ile aynı kaderi paylaşarak Şilili genç yönetmen Cristian Jimenez tarafından sinemaya uyarlanmış.

“Lütfen Hernan’a kendi kalemize attığım gol için özür dileğimi söyle. Söyleyeceğim diye yanıt veriyorum. Ayrılırken bana sarılıyor ve kederle ağlamaya başlıyor. Hikâye böyle bitemez, diye düşünüyorum, baba Camilo’yla ölmüş oğlu için, aslında kendisine neredeyse yabancı oğlu için ağlarken. Ama böyle bitiyor.”
Camilo’dan

Kitap Zambra’nın Türkçedeki önceki kitapları Bonsai, Ağaçların Özel Hayatı ve Eve Dönmenin Yolları gibi Notos Kitap tarafından yayımlanmış, çeviri ise Çiğdem Öztürk imzasını taşımakta. Bir gün oturup üst üste birkaç güzel öykü okumak isterseniz, mükemmel bir tercih.

Oğuzhan M. Şahin

* – https://oggito.com/alejandro-zambra-imge-her-seydir-08201736096

Tarih Yazar Oğuzhan M. Şahin in KİTAP Yorum Yap

Keçi Dağı

671076_2Keçi Dağı, Alaska yerlisi bir ABD vatandaşı olan David Vann’ın 2013 yılında yayımlanan romanı. Türkçeye çevrilip ülkemizde yayımlanması ise 2014 yılının sonuna doğru, Eylül ayında gerçekleşti. Romanın çevirisi Suat Ertüzün’e ait. Bundan önce 2012′den itibaren üst üste Bir İntihar Efsanesi, Caribou Adası, Pislik adlı eserleri dilimize çevrilmişti. Özellikle son 3 kitabının yayımlandıktan kısa bir süre sonra Türkçede de yayımlanması oldukça güzel. Keçi Dağı ve adı geçen diğer kitaplar Can Yayınları logosu altında.

David Vann, Keçi Dağı’nda geçen üç günlük bir av hikayesini anlatan bu romanı her yıl Keçi Dağı’nda avlanan atalarına ithaf etmiş. Söz konusu olan üç günlük bir hikâye; ama sanki çok daha geniş bir zamanı anlatıyor. Mitlerde, kutsal kitaplarda anlatılan insanlığın ilk günlerine kadar dayanıyor. David Vann oluşturduğu olay örgüsüyle aslında öldürmenin öyküsünü anlatıyor bize. Habil ve Kabil’den başlayarak bütün bir insanlık tarihinin baştan sona her anında, her zaman en önemli rollerde olan öldürme eyleminin öyküsü. 10 Emir’den birine konu olan bir büyük günah olarak öldürmek; fakat aynı zamanda da insanın en temel dürtülerinden birisi olarak. Ve hatta romanda da şöyle ifade ediliyor: “Kabil, bir parçamızın hiçbir zaman uyanmayacağını ilk keşfeden kişidir. Bir parçamız içgüdüye tabi olacak ve bu hiçbir zaman değişmeyecektir. Üstelik ilk içgüdülerimizden biri öldürmektir. On Emir, bizi hiçbir zaman bırakmayacak içgüdülerin bir dökümüdür.”

Kabil’in Habil’i öldürmesinden başlayarak kutsal metinlere yaptığı göndermelerle, ortaya koyduğu aykırı ve eleştirel yaklaşımla öldürme eyleminin çevresinde oldukça başarıyla kuruyor hikâyesini. Alaska yerlilerinden bir ailenin erkekleri, üç nesil, çocuk-baba-dede bir arada Keçi Dağı’na, her yıl yaptıkları gibi yılın ilk avı için gitmektedir. Yanlarına babanın arkadaşı Tom’u da alarak her zamanki dört kişilik av ekiplerini kurmuşlardır. Bu av çocuğun avı olacaktır; çünkü artık yaşı gelmiştir, ilk kez elinde tüfeği olacaktır. Ve gerçekten de öyle olur, çocuk daha geyiklere gelmeden bir insanı vurur. İlk avı arazilerine giren kaçak avcı olmuştur. On iki-on üç yaşında bir çocuk bir insanı öldürmüştür, ortada hiçbir neden yokken, hiç düşünmeden, bir anda ve adeta bir içgüdü gibi. Hikâye böyle başlar, bizim hikâyemiz gibi, hepimizin hikâyesi gibi, Habil ve Kabil gibi.

“Kabil ilk oğuldu. Âdem ve Havva’nın ilk çocuğu. Kabil başlangıcımızdı, cennette başlamayan herkesti.”

Çocuğun avcıyı öldürmesiyle birlikte bir aile gibi birbirine bağlı olan (ki üçü zaten bir aile) bu dörtlü arasında çözülmeler başlar. Daha önce bir arada hareket ederken hepsi kendi köşesine çekilir, kendi kimliklerine bürünürler. Başta tek bir kişi halinde bir dörtlüyken bu olaydan sonra dört ayrı kişi, dört ayrı insan vardır. Ölümün ortaya çıkmasıyla hikâye başlamıştır; herkes kendisi, kendi içindeki insan olmuştur. Böyledir; çünkü başlangıçtan itibaren insanlığı şekillendiren en önemli eylem öldürmek olmuştur. Doğru ya da yanlış, gerçek ya da hayal, gerçeği anlatan bütün kitaplarda sürekli olarak öldürme eylemi vardır. İnsanlığın öyküsünün her noktasında temel bir belirleyicidir ölüm ve öldürmek. Aynı zamanda çok özel, çok sıradışı bir eylem olarak değil olabilecek en doğal şeydir. An önce bahsetmiştim, bir de Kutsal Kitap eleştirisi kısmı var romanın. (Göndermeler daha çok Yahudilik ve Hıristiyanlığa ait metinlere olsa da aslında “Kutsal Kitap”a yapılan eleştirilerin sadece bu metinlerle sınırlı değil birbirinden pek farkı olmayan diğer dinler, öğretiler ve onlara ait metinlere de yönelik okunması gerektiği görüşündeyim) . Farklı açılardan saldırıyor yazar Kutsal Kitap’a; örneğin anlatılan hikâyelerde insanla Tanrı arasındaki ilişki, Tanrı’nın insanlara karşı “düşmanlığı” bunlardan. Bir başka eleştirisi noktası da Kutsal Kitapların, insanlığı yönlendirdikleri yol, Tanrı’nın insanlardan yapmalarını istediği ve beklediği şeyler üzerine. Öldürmenin de insanlığın içine bu kadar yayılmış olmasının bir nedeni olarak da bu öğretileri gösteriyor David Vann. Yani aslında Tanrı’nın azmettiriciliğinden bahsediyor. Şöyle diyor: “Tabii şimdi İbrahim’i ve İshak’ı* düşünmeden edemiyor ve Kutsal Kitap’taki her hikâyenin Kabil’den mi geldiğini merak ediyorum. Hepsi bir bilmece: İnsanın değeri, öldürmeye hazır olmasıyla mı imtihan ediliyor? İyiliğimizin, inancımızın, kurtuluş olarak katilliğimizin ölçüsü Kabil mi? Kutsal Kitap’tan yol göstermesini beklemek imkânsızdır. Yalnızca kafa karışıklığı.”

Çok farklı olayların yaşandığı bir olay örgüsü, sıradışı bir kurgu vadetmiyor roman bize ya da özgün biçimsel arayışlara girmiyor. Bir şeyler anlatmaya çalışıyor, bunu  yalın bir anlatımla, sade ve basit bir dille oldukça başarılı bir şekilde gerçekleştiriyor. Konuyu ele alışındaki derinlikle ve de sunduğu okuma zevkiyle, bu kitabı okuma konusunda aldığınız karardan büyük bir mutluluk duymanızı sağlıyor. Kısacası genç denebilecek bir yazar elinden çıkmış usta işi bir roman. Ve yazarın gençliği nedeniyle daha birçok kitabını okuyabilecek olmamız ihtimali de ayrı bir mutluluk kaynağı.

Keçi Dağı’nı kesinlikle edinip okumanızı tavsiye ediyorum ve kitaptan alıntılarla doldurduğum bu yazıyı bitirmeden önce birkaç alıntı daha eklemek istiyorum.

“Yalnızca biz değil, bizden önceki herkes için de olduğu gibi, ıstırap çekmenin ve insan ömrünün bir simgesi olarak kendi haçını taşıyan İsa için de olduğu gibi, hayat tekrardan ibarettir. Tüm hikâyelerimizde bizler şu yeryüzünde bir ağırlığı sürükleyip taşırız. Buna Çile denir. İsa, kendimize acımamızın hikâyesidir.”

“İnsanın esası hayvandır. İsa’nın kanını içeriz ki tekrar hayvan olabilelim, boğaz yarıp kan içelim, kan banyosu yapalım, eti gövdeye indirelim, özümüze erişip dönelim ve kim olduğumuzu hatırlayabilelim. Kendimize bununla güven telkin ederiz. On Emir’in imkansızlığı karşısında ancak başarısızlığa uğrayabileceğimizden her pazar, kimliğimizi yitirmediğimizle ilgili olarak bu teminata ihtiyaç duyarız.”

“Salgınlar ve vebalar. Tufan. Dillerin birbirine girmesi. İnsanlığın tekrar tekrar sıfırdan başlaması. Kutsal Kitap bizi Tanrı’yla savaşımız hakkındadır. Ve bir şekilde biz sırf irademiz sayesinde, inadımız sayesinde daha güçlüyüz. Silinip gitmeyi reddetmişiz.”

Oğuzhan M. Şahin

Tarih Yazar Oğuzhan M. Şahin in DÜNYA EDEBİYATI, KİTAP Yorum Yap

Kayıp Kentin Radyosu

“Yürüdüler, zincirlerle, ufka doğru.”

Kayıp Kentin Radyosu‘nun Perulu yazarı Daniel Alarcon  ülkesinin başkenti Lima’da dünyaya gelmiş; ancak 3 yaşından itibaren ABD’de yaşayan ve dolayısıyla da İngilizce yazan bir yazar. Daha önce “War by Candlelight” adlı bir öykü kitabı yayımlanan Alarcon’un ilk romanı Kayıp Kentin Radyosu. 2006 yılında daha önce hiçbir kurmaca eseri yayımlanmamış Amerikalı yazarların ilk öykü ya da hikaye kitaplarına verilen Pen Hemingway Ödülü finalisti olan “War by Candlelight”ın ardından Kayıp Kentin Radyosu ile 2008 yılının PEN Kurgu Edebiyat Ödülü’nü kazanmış. Amerika Birleşik Devletleri’nde 2007 yılında yayımlanan roman dilimize Süha Sertabiboğlu tarafından çevrilip Ayrıntı Yayınları tarafından 2013′te basılmış. Aynı zamanda yazarın ikinci romanı Geceleri Daireler Çizerek Yürürüz de yine Ayrıntı tarafından bu sene okurlara sunulmuş.

Roman yaklaşık on yıldır, kimi zaman şiddetli kimi zaman durgun seyriyle bir iç savaşın süregeldiği adı verilmeyen bir ülkede geçiyor. Şehirlerin yahut başka hiçbir yerin de adı yok. Savaş sürerken devlet yönetimi başkentten cangılın en içlerindeki en küçük köylere kadar bütün yerleşim birimlerinin eski adlarının terk edilip numaralandırılmasına karar vermiş. Yine de Peru’daki on yıl kadar süren iç savaş günlerinin bir yeniden yaratımı olduğunu söyleyebiliriz bunun; o topraklarda geçtiği belli olan ama yine de oranın adını vermeyen bir hikâye.

Kayıp Kentin Radyosu, romana adını veren bir radyo programı. Hükumetin her türlü yıldırıcı politikaları, uygulanan sansürler vesaire nedeniyle tek radyo kanalı kalan, o kanalda da her türlü yayının istenildiği gibi yapılamayan ülkenin en sevilen radyo programı. Yıllardır süren bu karanlık günlerde, hatta daha öncesinde de olabilir, birbirlerini kaybeden insanların bir araya gelmesini sağlamaya çalışıyor Kayıp Kentin Radyosu. Yıllar önce çocuklarını, kardeşlerini, annelerini, babalarını, sevgililerini, arkadaşlarını ya da herhangi bir başka yakınlarını kaybetmiş umutsuz insanların her Pazar günü telefonlarla bağlanıp aradıkları insanların adlarını söyledikleri bir program, zaman zaman da gerçekten insanlara birbirlerini buldurmayı başaran. Sunucu ise Norma adında bir kadın, ülkede yaşayan neredeyse kimsenin yüzünü görmediği ama herkesin sesinden tanıdığı Norma ve herkes tarafından sevilen nadir insanlardan. Aslında Norma da dinleyiciler gibi arayış içinde. Yıllar önce ortadan kaybolan kocası Rey’i arıyor o da. Programı da biraz bu yüzden yapıyor, her hafta içinde Rey’in onu dinliyor olabileceği umuduyla. Roman da, Norma’nın programına katılmak üzere cangıldaki 1797 adlı(numaralı?) köyden elinde epey uzun bir listeyle Victor adlı küçük bir çocuğun radyo binasına gelmesiyle başlıyor.

İsyancı örgütün adı İllegal Lejyon (İL). Gerçi zaman zaman gerçek olup olmadığı tartışılan bir örgüt İL, bu korku ülkesinde hükumet tarafından yaratılan bir yanılsama olduğunu söyleyecek kadar ileri gidiyor bazı roman karakterleri. Ama her şeyin fazlasıyla gerçek olduğu su götürmez. Hüküm süren karanlık, ülkenin her yerinde görülebilen yıkım, her bireyin içine işlemiş dibe çökmüşlük romanın başından sonuna kadar gözlemlerle, yaşananlarla ve hatırlananlarla sürekli olarak sürekli olarak canlı halde tutuluyor. O günlerle ilgili fazlasıyla araştırma yaptığı anlaşılıyor Alarcon’un. Yazar, neredeyse her biri arayış içinde olan karakterleri aracılığıyla bir ülkenin karanlık geçmişine sıkça dokunarak bütün o yılları okur için baştan yaratıyor.

Bütün bir iç savaşın içinde (hatıralar, rüyalar, kabuslar sayesinde on yıllık zamanın her noktasına gidip gelebilen) bir gözlemci gibi karakterden karaktere, zihinden zihne dolaşırken bütün bu yaşananları sadece toplumsal çerçeveden anlatmıyor, bunun da ötesine geçerek farklı farklı karakterlerin hayatları üzerinden anlatıyor. Bunca yıl süren bir iç savaşın sadece bir ülkeyi değil bütün bir halkı yıkıma sürüklediğini ve hatta teker teker bireyleri, bireysel dünyaları darmadağın ettiğini anlatıyor Alarcon. Toplumsal/politik bir arka planı alıp onun önüne yerleştirdiği bireylerin hikâyelerini (sadece savaştan ve mücadeleden değil aşklardan, korkulardan, özlemlerden ve başka birçok içsel meseleden beslenen hikâyeler bunlar, bireylerin oldukları da bireysel yani) bize gösteriyor. Tabii bütün bu bireysel yaşantılar da bu arka plandan kopuk bir başka düzlemde gerçekleşmiyor, mutlak şekilde olmasa da bir iç içe geçmişlik var. Bu sayede tek katmanlı bir siyasi roman olmanın ötesine geçip güzelliğine güzellik katan bir çok katmanlılığa kavuşuyor Kayıp Kentin Radyosu. 

Bir ilk roman için gayet ustaca oluşturulmuş bir kurgu ve derinlemesine bir anlatı sergilemekle kalmıyor Daniel Alarcon, karşımızdaki aynı zamanda çok sesli bir roman. Bu çok seslilik de yine bir yazar başarısı; hem sadece var olmasıyla değil, çok etkin ve etkileyici bir şekilde kullanılmasıyla. Üçüncü kişi perspektifinden oluşturulan anlatım roman içinde ana karakterler arasında dolaşarak, zaman zaman çok ani geçişlerle üstelik, odak noktasını sıklıkla değiştiriyor. Her biri aynı zamanda birer gözlemci, yaşananların tanığı olan bu farklı karakterler arasında geçişlerle de ortaya farklı bakış açıları ve farklı dünya algıları ortaya çıkıyor. Hikâye birbirinden pek kopuk olmayan ama bir yandan da hepsi birbirinden farklı kişiliklere sahip bu karakterlerin arasında dolaşıp dururken bize de kendisini farklı seslerle anlatıyor. Hem de anlatımın akışını, doğallığını hiç bozmadan, hatta daha da parlatarak. Zaten başarılı bir şekilde oluşturulmuş bir çok sesliliğin bir romana ışık katmaması mümkün değil.

Daniel Alarcon okurunu birbirine uzak, farklı yaşamlara ait karakterlere ama aynı zamanda iç içe geçmiş ya da bilinmeden de olsa kesişen yaşantılara götürüyor. Bir ülkenin, bir halkın karanlık geçmişinde, yıkılmış şehirlerde, gizemli bir cangılda dolaştırıyor. Korkunç hapishanelerin, savaşın, işkencelerin, isimsiz ve mezarsız ölülerin arasından çarpıcı öyküleri çekip çıkarıyor. Kaldı ki kaybettikleri bir şeyleri arayıp duran bu insanların öyküleri binlerce kilometre uzakta geçse de aslında bu coğrafyanın öykülerinden pek farklı değil.

“Söylenen, bir katliamın, toplu mezarlar ve anonim ölüler biçiminde bir zafer kutlamasının olduğuydu; savaşan taraflardan birinde artık ölmeye hazır insan kalmamışsa savaşın bitmiş olmasının bir anlamı var mıydı ki?”

Oğuzhan M. Şahin

Tarih Yazar Oğuzhan M. Şahin in DÜNYA EDEBİYATI, KİTAP Yorum Yap

Swastika Geceleri

Swastika-GeceleriSwastika Geceleri 1937 yılında, Hitler henüz hayattayken yazılmış bir roman. Ancak uzun süre gözardı edilen bu kitabın dikkatleri üzerine toplamasını sağlayan asıl olay 1985 yılında Feminist Press tarafından yeniden basılması olmuş. Bu basımın ardından Swastika Geceleri‘nin adı büyük anti-faşist distopyalarla beraber anılmaya başlamış. Roman aynı zamanda en önemli feminist distopyalardan biri olarak görülüyor. Romanın feminizm düşüncesinin en büyük savunucularından Katharine Burdekin tarafından yazıldığı 80′li yıllara kadar gizlenmiş, kitap “Murray Constantine” takma ismiyle basılmış.

Romanı İngilizce aslından dilimize Mehtap Gün Ayral çevirmiş ve ülkemizde Encore Yayınları tarafından 2014 Ağustos’unda 2. baskısını yapmış. Aynı zamanda 1985 Feminist Press baskısındaki Daphne Patai tarafından yazılmış olan önsöz de kitabın içinde yer almakta.

Bir distopya olduğunu belirtmiştim. Romanın konusundan/olay örgüsünden bahsetmek yerine olayların yaşandığı ortamdan, durumdan ve atmosferden bahsetmek gerektiğini düşünüyorum. Her şeyden önce gerçekten korkunç bir karanlık resmedilmiş, bir kara ütopyanın gidebileceği kadar dibe gidilmiş denebilir. Olaylar Hitler’den sonra (tarihin “Hitler’den sonra” olarak belirtilmesi önemli)  yedinci yüzyılda geçiyor.  Hitler’in hayaller (ya da planları denebilir) gerçek olmuş, Alman imparatorluğu dünyanın büyük bir kısmını ele geçirmiş ve kendi düzenini kurmuştur. İki kutuplu bir dünya vardır, Asya ve Afrika kıtaları nazist Alman İmparatorluğunun toprağı, diğer kıtalar ise (yine büyük ölçüde totaliter ve militarist bir rejime sahip olduğunu karakterlerin konuşmalarından öğrendiğimiz) Japon İmparatorluğunun toprağıdır. Alman imparatorluğu bildiğimiz nazizm ideolijisinin olabildiğince keskinleşmiş haliyle yönetilmektedir. Sınıflı bir toplum yapısı vardır. Bu yapıyı anlatmak için romanın en başında geçen Alman şövalye kanunlarını aktaracağım.

“Kurtçuktan üstün olan bir kadın gibi,
Üstündür erkek de kadından.
Kurtçuktan üstün olan bir kadın gibi,
Üstündür kurtçuk da Hıristiyan’dan.
Ve yoldaşlarım, yeryüzünde
Kımıl kımıl kaynayan en alçak şey,
En kötü, en pis şey
Hıristiyan bir kadındır.
Ona dokunmak bir Alman erkeği için
En büyük lekedir.
Onunla konuşmak sadece utanç kaynağıdır.
Bunların hepsi dışlanmıştır, kadını, erkeği, çocuğu.
Oğullarım! Unutmayasınız bunu!
Acılar içinde can verirken ya da işkence görürken, 
ya da ölümüne kanınız akıtılırken.”

“Üstündür erkek kadından
Ve üstündür Nazi, bütün yabancı Hitlercilerden.
Nazi yabancı Hitlercilerden üstündür
Ve Şövalye de Nazi’den üstündür.
Şövalye Nazi’den üstündür,
Ve Führer (Hitler’in kutsadığı)
Bütün Şövalyelerden üstündür.
Onlunun iç halkasından bile üstündür.
Führer bütün Şövalyelerden üstündür
Ve Tanrı, Efendimiz Hitler, Führer’den üstündür.
Ama Gök Gürültüsü Tanrısı ve Efendimiz Hitler,
Hiçbiri rakipsiz değildir,
Hiçbiri kumandan değildir,
Hiçbiri boyun eğmez.
Bu kutsal gizem içinde ikisi de eşittir.
Onlar Tanrılardır.”

Yani artık 700 yıl sonra Nazi Almanya’sında Hitler bir tanrı olarak görülmektedir. Bunun oluşmasını sağlayan da romanın ilerleyen sayfalarında Alman Şövalyelerinin birinin ağzından dinleyeceğimiz tüm geçmişi ve gerçekliğinin ortadan kaldırılıp  yerine yeni bir tarih ve gerçeklik yaratılması sürecidir. Bu süreçte bütün geçmişle ilgili bilgiler içerebilecek bütün kitaplar, resimler, fotoğraflar vesaire yani her türlü sanat eseri (klasik müzik dışında) ortadan kaldırılmış geriye sadece, Hitler incili ve teknik bilgiler içeren kitaplar kalmıştır.  Ama bu İmparatorluğun tek kötü yanı kitapların yakılması değildir. Yukarıdaki kanunlarda sözü geçen toplum yapısı romanın en önemli meselesidir. Öncelikle Hıristiyanlar artık belli bir dine inanan bir kitle olarak değil de bir ırk olarak anlaşılmaktadır. Bunda da bahsettiğim geçmişin yok edilmesi süreci etkilidir. Ve Almanya imparatorluğunda artık Nazi dini ya da Hitler dini diyebileceğimiz bir dine inanılmaktadır. Bu dinin tanrıları Gök Gürültüsü Tanrısı ve Hitler’dir. Hitler, Gök Gürültüsü Tanrısı’nın oğludur ve onun kafasından infilak ederek oluştuğuna inanılmaktadır. Yani bir kadın tarafından doğurulmamıştır, ki en önemli nokta bu. Çünkü artık egemen algı kadınların erkeklerle eşit olmadığı, daha da ötesi kadınların erkeklere aynı türden, yani insan olmadığı yönündedir. Bu nedenle bir Tanrının bir kadın tarafından dünyaya getirilmiş olması düşünülemeyecek bir şeydir. Aynı zamanda bu algıya sahip olan toplumda erkeklerin kadınlara tecavüz etmesi kesinlikle yadırganmamaktadır ve bir suç da değildir (Alman erkeklerinin Hıristiyan kadınlarla birlikte olması hariç). Erkeklerin kadınlarla sadece üreme amacıyla birlikte olmaları gerektiği ve kadınların da aslında insan neslinin devamını sağlaması için var olan bir canlı türü olduğu düşünülmektedir. Kadınlar erkeklerle birlikte yaşamazlar, büyük toplama kamplarında hapsedilmişlerdir ve bu kamplardan sadece ayda 1 kez ayin için kiliseye götürüldüklerinde çıkarılırlar. Kadınların tecavüzden korunmasının tek yolu bir erkeğe ait olduklarını belirten bir sembolü kollarına takmalarıdır. Kadınların doğurduğı çocuklar kızsa eğer hayatlarının sonuna kadar anneleriyle aynı geleceğe mahkum olacaklardır; ancak erkek çocuk doğurdukları zaman bu çocuklar belli bir yaşa geldiği zaman kadınların yanından alınır ve toplumun içine getirilir. Çünkü erkek çocuklarının erkekler tarafından yetiştirilmesi, erkeklerin arasında yaşaması gerektiği düşünülmektedir. Bir erkeğin bir kadınla çocuk yapmanın ötesinde bir şey yaşayamayacağı, duygusal ilişkilerin sadece erkekler arasında yaşanabileceği düşüncesi hakimdir aynı zamanda. Üreme bir vatandaşlık görevidir ve erkekler sadece bu nedenle kadınlarla birlikte olmalıdır.

Burdekin‘in böyle bir toplum yapısı oluşturmasının temelinde faşizmi ve nazi ideolijisini algılayışı vardır. Faşizmin (ve nazizmin) gücünü aldığı en temel kaynağın bir erkek kültü olduğunu düşünmektedir. Bu kahramanlık, askerlik, cesaret gibi şeylerin kutsandığı bir erkek kültüdür. Bu kaynaktan çıkan bir düşüncenin de zaman içinde güçlendikçe böyle bir sonuca varacağını öngörmüştür. Romanda Kadının İndirgenmesi’nden bahsedilir. Bu indirgenme süreciyle beraber kadının erkeğe karşı konumu giderek alçaltılmıştır, aynı zamanda kadınlar da bu süreci kabullenmişler ve bir karşı çıkış ortaya koymamışlardır. Kadınların ve kadınlığın bu şekilde alçaltılmasının nedeni ise şudur: kadınların erkeklerle eşit olduklarını düşünmelerine ve de erkeklerin kadınların kendileriyle eşit olduğunu düşünmelerine izin verilemez. Bu tamamen politik bir durumdur; çünkü kadınlarla erkeklerin eşit olduğu yönündeki bir algı gücünü bahsettiğimiz erkek kültünden ideoliji sağlam temellere oturtulamaz. En basit bir ilişkiyi düşündüğümüzde, örneğin bir kadının bir erkeği reddebileceğini düşünmesi, böyle bir hakka sahip olması bile faşizmin beslendiği güçlü erkek imajını temelinden sarsacaktır.

Uzun vadede bakıldığında bu indirgenme süreci başarılı olmuş ve artık hakim gerçeklik kadınlarla erkeklerin eşit ve aynı türden olmadığı yönündedir, bu gerek kadınlar gerek erkekler için böyledir. Kaldı ki romanın içinde bu düzene bir ölçüde başkaldırmaya çalışan, gerçeğin kendilerine anlatıldığı şekilde olmadığını bilen Alfred (bir İngiliz) ve Von Hess (bir Alman Şövalyesi) adlı karakterlerimiz bile ellerinde toplumsal bellekten silinen gerçek geçmişi olabildiğince anlatmaya çalışan gizli bir kitapta (bu Von Hess ailesinin nesilden nesile devrettiği bir el yazmasıdır, tam olarak gerçekliğin yok edilmesi döneminde buna karşı çıkan tek Şövalye olan Von Hess tarafından yazılmıştır, bilgiyi saklamak için), bir zamanlar kadınlarla erkeklerin eşit olarak algılandığı anlatıldığı halde bu bilgiyi kabullenememektedir. Geçen yüzyıllar yaratılan yeni gerçekliği, bilgi birikimini sürekli güçlendirmiştir. Gerçi bunda asıl etkili kendileri de erkek olan karakterlerin sahip olduğu üstünlükten vazgeçmelerini engelleyen bir eğilimdir kuşkusuz. Kadına karşı bakışlarını bir noktaya kadar getirebilseler de, daha ileri gidemeyip tıkanırlar. Ellerinde yok edilmesi gerektiği halde çok iyi bir şekilde yüzyıllarca saklanan çok özel bir fotoğraf da vardır. Bu fotoğrafta Adolf Hitler’in gerçek hali görülmektedir. O heykellerdeki, resimlerdeki gibi inanılmaz uzun boylu sarışın, yani bildiğimiz üstün ırk tarifinin en üstün haline sahip değildir. Gayet kısa boyludur, sıradan bir tipe sahiptir. Bu fotoğrafta aynı zamanda Adolf Hitler’in yanında bir kadın da vardır. Bu kabul edilemez bir şeydir, çünkü bir erkeğin bir kadınla bir arada durması düşünülemez. Ancak bu görüntü dahi karakterlerin kadınlarla erkeklerin eşit olabileceğini düşünmesini sağlamaya yetmez. Zira bu fotoğrafta görünen kadının şimdiki kadınlarla arasında çok fark vardır. Uzun saçları, gayet güzel bir yüzü, düzgün bir vücudu vardır, gayet temiz kıyafetler içindedir vesaire. Ancak onların gerçek hayatta gördükleri kadınlar hepsinin saçları kazınmış, pislik içinde, hepsi aynı renk (kahverengi) ve olabildiğince basit bir elbise giyen, çirkin varlıklardır. Konuşmalardan ve bazı tasvirlerden anladığımız kadarıyla zamanla değişen sadece kadına yönelik algılar değil aynı zamanda kadının kendisidir, gerek fizyolojik gerek zihinsel olarak. Bu noktada Alfred şöyle bir düşünceye varır: “Bu dünyanın insani değerleri erildir. Dişil değerler yoktur çünkü kadınlar yoktur. Yarı-kadınlar yerine kadınlar olsaydı, kimse bize neye hayran olmamız, ne yapmamız, nasıl davranmamız gerektiğini söyleyemezdi.” Gerçek anlamda şu andakinden çok farklı bir toplum, daha ötesi farklı bir insanlık vardır. Bu yanıyla da Swastika Geceleri‘nin birçok distopyadan ayrıldığı düşünülüyor. Bu zaten Burdekin‘in Cesur Yeni Dünya ve onun izleğindeki eserlere getirdiği bir eleştiri aynı zamanda. Yani toplumsal, ideolojik vb. değişikliklerin beraberinde insanın/insanlığın da değişeceği, değişmesi gerektiği.

Genel olarak baktığımızda karşımızdaki faşizm üzerine yazılmış en başarılı kurmaca metinlerden birisi. Aynı zamanda çok büyük ve önemli bir faşizm eleştirisi ve faşizmin çözümlenmesi açısından da özellikle yazıldığı zamanın çok ilerisinde ve çok özgün fikirlerden kaynak almış. Bu analizin ve eleştirinin bu kadar başarılı bir şekilde yapılmasının nedeni de tabii ki Burdekin’in bunu çok önemli bir mesele olarak görmesi ve bu dahil birçok eserinde bu konuya yönelmiş olması. Sonuç olarak ortaya çıkan da bitirdikten sonra size “İşte faşizm bu!” dedirtebilecek oldukça etkileyici bir roman.

Yazıyı bitirmeden önce Alfred ve Şövalye Von Hess’in, Von Hess Kitabı üzerine konuşmalarından küçük bir bölüm paylaşacağım.

“Demokraside kimse kendi düşüncelerinden vazgeçmez, liderine körü körüne güvenmez, onun da kendisiyle aynı hamurdan yoğrulduğunu bilir; o lider olmalıdır. Çünkü pek çok insan tabiatı vardır ve demokrasi bunları destekler; aynı zamanda çok fazla zayıf insan da vardır, bunlara ne yapmaları ve ne yapmamaları gerektiği söylenmek zorundadır, kanunlar olmadan dürüst yaşayacaklarına inanılmaz. Yani, Von Hess diyor ki, demokrasinin sonu hep aynıdır. Bir kaosla son bulur ve bu kaostan otoriter bir hükümet ortaya çıkar: bir Führer, bir oligarşi, bir ordu hükümeti, bu tür bir şey.”

Oğuzhan M. Şahin

Tarih Yazar Oğuzhan M. Şahin in DÜNYA EDEBİYATI, KİTAP Yorum Yap

Bir Buğday Tanesi

659093Bir Buğday Tanesi, Kenyalı yazar Ngũgĩ Wa Thiong’o’nun 1967 yılında yayımlanan üçüncü romanı, aynı zamanda dilimize çevrilen ilk eseri. Bu güzel roman henüz birkaç ay önce, Haziran ayında, Ayrıntı Yayınları tarafından basıldı. Çevirmenimiz ise Gül Korkmaz.

Thiong’o yazın hayatına İngilizceyi kullanarak başladıysa da daha sonra ana dili olan Gĩkũyũ dilinde ve Svahili dilinde eserler vermeyi tercih etmiş. Afrika edebiyatının klasikleri arasında gösterilen bu roman da yazarın İngilizce yazdığı ilk dönemine ait.  Yazar İngilizce yazmayı bırakıp kendi diline dönmesini sömürgeleştirmeye karşı bir duruş olarak niteliyor. Sömürgeciliğin sadece maddi şeylerle ilgili olmadığını, sömürgecilik sonrası dönemde İngilizcenin kullanılmasının da aslında sömürgeciliği devam ettirdiğini, yani aslında sömürgeleşmeden hâlâ kurtulunamadığını düşünüyor. Bu nedenlerle dünyada çok daha fazla okunabileceği ve tanınacağı İngilizcede yazmaktan vazgeçmiştir.

Romanın yazıldığı dönem önemli. 1967 yılı Kenya’nın bağımsızlığını kazandığı 1963 yılından sonraki 10 yıllık sürecin ilk dönemlerine denk geliyor. Roman da Kenya’daki 1952-1960 yılları arasındaki OHAL döneminden bağımsızlığın kazanıldığı ilk günlere kadar gelen yıllardaki yaşamları, olayları anlatıyor. Yani yaşanan günleri, şimdiki zamanı anlatan bir roman. Bu yönüyle romanın ve Thiong’o’nun Afrika edebiyatında bir kırılmayı başlattığı görüşü hakim. Sözü edilen, Simon Gikandi’nin yazdığı önsözde belirttiği gibi Afrikalı yazarların eserlerinde konuların-temaların geçmişin egemenliğinden , daha da ötesi Afrika edebiyatının kendisine yüklenen “Afrikalılara doğru bir tarih kavrayışı kazandırmak” misyonunundan kurtarılması anlamında önemli bir kırılma. Gikandi’nin ifadesiyle “1967 yılında, Ngũgĩ, geçmişi bugünün krizlerine bir maske olarak kullanmanın tehlikelerini tartışan, siyah entelektüellerin uluslaşma projesinden şimdiden dışlanmış olan sıradan insanların sorunlarıyla ilgili konuşmaya başlamalarının vaktinin geldiği iddiasını savunan bir grup yazarın lideri olarak öne çıktı.”

Olaylar yukarıda ifade ettiğim gibi sekiz yıllık OHAL döneminde ve bağımsızlığın kazanılması sürecinde geçiyor. Daha doğrusu şimdiki zamanda ilerleyen olay akışı tam olarak bağımsızlığın kazanıldığı 12 Aralık 1963′ten birkaç gün öncesinde başlıyor, Thabai adındaki köyde birkaç sonra ilan edilecek bağımsızlık, yani Uhuru için yapılacak törenin hazırlıkları sürmekteyken. Köy halkı tarafından bağımsızlık mücadelesinin kahramanlarından biri olarak görülen Mugo’nun Uhuru hareketinin bölgedeki liderleri tarafından Uhuru töreninde konuşması için ikna edilmeye çalışılıyor. Olayların başlangıcı bu. Mugo ismi ise aynı zamanda toplumun en kutsal peygamber ve kâhinlerinden birinin adı aynı zamanda. Romanda da Mugo halk tarafından bir kurtarıcı olarak görülüyor. Bu karakterin adlandırılmasında tercih edilen sembolizm yazar tarafından diğer karakterlerin isimlerinde de kullanılmış.

Uhuru törenine hazırlığın anlatısı bir yandan ilerlerken diğer yandan OHAL yıllarında ve Kenya’yı bağımsızlığa getiren süreçte karakterlerin yaşamları anlatılıyor. Bu hikayelerde bağımsızlık mücadelesinin bir toplumsal olgu olarak anlatılmasının ötesinde karakterlerin yaşadığı bireysel bir süreç olarak algılandığını görüyoruz. Söz konusu olan sadece örgütlü bir mücadele ortaya konup sonunda bağımsız bir devlete sahip olmak değil. Bütün bu mücadelenin içindeki bireyler, onların hayatları, onların geçmişleri, onların hayalleri var. Bu süreçte feda edilen şeyler, insanlar arasında değişen, karmaşıklaşan ilişkiler var. Yani bağımsızlık mücadelesinin politik yönü ve elde edilen kazanımlar kadar bu mücadelenin kaybettirdiklerini, bireylerin elinden aldıklarını da anlatan bir roman. Bize hüzünlü bir özgürlük hikâyesi anlatıyor ve özgürlüğün bir bedeli olduğunu, çoğu zaman bu bedelin çok ağır olabileceğini gösteriyor.

Şahsi görüşüm olarak Bir Buğday Tanesi‘nin kesinlikle okunması gereken çok özel bir roman olduğunu belirtmek istiyorum.  Ayrıca Ngũgĩ Wa Thiong’o’nun daha fazla eserinin dilimize çevrileceği günleri de umutla bekliyorum.

Oğuzhan M. Şahin

Tarih Yazar Oğuzhan M. Şahin in DÜNYA EDEBİYATI, KİTAP Yorum Yap