Belgelerim

"Tahminimce yine o anda bütün dini duygularım da uçup gitti. Bir daha hiçbir zaman Tanrı'nın varlığına ilişkin oyalayıcı mantık yürütmelere girişmedim, belki de sonradan Devamı

Söyleşi: Ahmet Büke

  Çok sevdiğimiz Ahmet Büke ile bir söyleşi yaptık. Lafı uzatmadan sizi söyleşi ile baş başa bırakıyoruz. Birkaç yıldır "Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi" adı altında on8blog'ta yazmaktasınız. Devamı

Tatar Çölü

Yazgı ne kadar gerçektir? Gerçekten dünyada şu ana kadar yaşamış o kadar insan belirli bir senaryoya bağlı kalarak mı yaşadı? Yani kimse biraz daha Devamı

Son Zamanlarda Ne Okudum

Merhabalar. Düşündük de, belki böyle belirli aralıklarla toplu bir şeyler yazsak güzel duracak. Bir yerden başlayalım dedik; ilk de ben yazayım dedim. Bundan sonraki yazılarda Devamı

Keçi Dağı

Keçi Dağı, Alaska yerlisi bir ABD vatandaşı olan David Vann'ın 2013 yılında yayımlanan romanı. Türkçeye çevrilip ülkemizde yayımlanması ise 2014 yılının sonuna doğru, Eylül Devamı

Belgelerim

"Tahminimce yine o anda bütün dini duygularım da uçup gitti. Bir daha hiçbir zaman Tanrı'nın varlığına ilişkin oyalayıcı mantık yürütmelere girişmedim, belki de sonradan Devamı

KİTAP

Dünya Ağrısı

Ayfer Tunç’un yazarlık hayatının yirmi beşinci yılını tamamlamasıyla yayınlanan dördüncü romanı Dünya Ağrısı, hem yazar için hem de Türk Edebiyatı için önemli değişimleri simgeleyen sarsıcı bir metin. Ayfer Tunç’un diğer romanlarından (ve hatta öykülerinden) çok daha karamsar bir havaya sahip olan Dünya Ağrısı, depresif karakterleri ve karanlık mekan seçimleriyle bu duyguyu okuyucuya son derece başarılı yansıtmış. Aynı zamanda kitabın basıldığı Can Yayınları tarafından da oldukça önemli bir yayın olma özelliği gösteriyor Dünya Ağrısı—Can Yayınları, bu kitapla birlikte artık klasikleşmiş beyaz, tek resimli kapaklarını terk edip, daha öznel kapak tasarımlarına yöneldi. Böylece, hem Ayfer Tunç gibi nüfuslu bir yazar için, hem de Can Yayınları gibi önemli bir yayınevi için bir ilk kitap olma özelliği taşıyor Dünya Ağrısı.

Açıkçası Dünya Ağrısı’nı okuma nedenim çoğunlukla Can Yayınevi’nin bu tarihi anına tanık etme isteğimden doğdu. Sonuçta kurulduğu 1981 yılından beri sadece belirli bir şablona göre kapak hazırlayan bu ikonik yayınevinin kendi tasarım politikalarını terk etmesi şaşırılacak bir durum. Lâkin, bu vesileyle Ayfer Tunç gibi çok önemli bir Türk yazarla tanıştım, ve açık yüreklilikle belirtebilirim ki, yazarın kendine özgü dili ve kurmaca dünyası beni oldukça etkiledi. Özellikle Tunç’un bu romanında kendi dil kabiliyetinin ve simgesel anlatımının doruğuna çıktığını söyleyebilirim. Yazarın sözcük seçimleri ve anlatım yapısı hep karamsar bir yazım dili oluşturmak için kullanılmış, ve bu sayede içimizi sıkan, bizleri boğan cümleler roman boyunca sakınılmadan kullanılmış. Metnin bu özelliği dolayısıyla Tunç’un okuyucuyu düşünmeden, salt edebiyat için yazdığının kanısındayım. Böylece Dünya Ağrısı’nın son derece karamsar yapısı bakımından ancak Sartre ya da Yusuf Atılgan gibi yazarların romanlarıyla karşılaştırılabileceğini düşünüyorum.

Dünya Ağrısı aslında Mürşit’in romanı. Belirtilmeyen bir Orta Anadolu kentinde, babasından kalma, şöhretten düşmüş eski bir otel işletmek zorunda bırakılan Mürşit, hayatı boyunca mutluluk nedir bilmeden yaşamış bir karakter. Ayfer Tunç, romanında Mürşit’in hayatından bir kesit sunmuş bizlere—yaşlılığa girerken Madenci ile kurduğu ortak kederden doğan dostluk, hayata karşı hala hırslı oğlu ile kavgaları, eşiyle hiçbir zaman paylaşamadıkları aşk. Ana karakterin yan karakterler ile kurduğu ilişkiler üzerinden geliştirilen yalnızlık ve yabancılaşma teması, beni, etrafımdakilerle kurduğum ilişkilerimi sorgulamaya itti. Ayfer Tunç’un da burada amacının, zamane hastalığı olarak nitelendirilen ‘dünya ağrısı’ kavramını, kendi hayatımızda fark etmemiz yönünde olduğunu düşünüyorum. Bir bakıma burada yazar, okuyucuya kendisini tanıtarak, bilmediği özellikleri yüzüne vuruyor—bu sebepten ötürü de romanın oldukça rahatsız edici olabileceğini de belirtmem gerek.

Aynı zamanda Ayfer Tunç’un kullandığı dilin, oluşturduğu bu karamsar kurgusal düzenle birebir gittiği kanısındayım. ‘işkence’, ‘zehir’, ‘bakımsız’, ‘çirkin’, ‘hastalıklı’ gibi olumsuz ve rahatsız edici kelimeleri sakınmadan kullanan yazar, aynı zamanda intihar ve ölüm gibi temaları da enine boyuna tartışarak bizlerin genellikle alışık olmadığı, özgün bir yazım dil oluşturmuş. Başta alışmakta güçlük çeksem de, roman ilerledikçe ben de Tunç’un sözcük seçimine yatkın hale geldim, ve her geçen sayfayla dilini tekrar tekrar takdir ettim. Özellikle Türk Edebiyatı’nda kendine önemli bir yer edinmenin kullanılan dilin özgünlüğüne bağlı olduğunu düşünüyorum ve bu bağlamda Ayfer Tunç’un oldukça göz ardı edildiğini söyleyebilirim. Yazarın Dünya Ağrısı’nda kullandığı dil adeta depresyonu bir karakter olarak bizlere sunuyor ve bu özelliğiyle kesinlikle takdire şayan bir yazar Ayfer Tunç.

setrvgadgAyrıca Dünya Ağrısı’nın çeşitli Dünya Edebiyatı Klasiklerinden de oldukça beslendiğini romanı okudukça fark ettim. Mürşit’in otelinde ve kentinde son derece mutsuz olmasına rağmen bir türlü yaşadığı yeri terk edemeyişi bana Tatar Çölü’nün baş karakteri Teğmen Drago’nun görev aldığı kaleyi, nefret etmesine rağmen yıllar boyu bırakamamasını hatırlattı. Aynı zamanda, Mürşit’in çocukken arkadaşlarıyla katıldığı bir linç eyleminin de bana Sineklerin Tanrısı’nı hatırlattığını söyleyebilirim. Yazarın dilinin de yine Yusuf Atılgan’dan biraz olsun nasibini aldığı kendini belli ediyor.

Ayfer Tunç ile beni tanıştıran Dünya Ağrısı’nın hem konusuyla hem de diliyle son dönem Türk Edebiyatı’nın oldukça önemli bir eseri olduğunu düşünüyorum. Özellikle yazarın yarattığı pesimist havaya karışmış umutsuz karakterlerin çok başarılı olarak okuyucuya aktarıldığına inanıyorum. Yer yer bu karamsar yapısıyla roman bizleri kendinden uzaklaştırabilse de bunun son derece yerinde kullanılmış bir edebi tarz olduğunu söyleyebilirim. Aynı zamanda hem Ayfer Tunç’un yazarlık hayatında Türk Edebiyatı bakımından, hem de Can Yayınları’nın kapak politikası doğrultusunda Türk yayıncılık tarihi yönünden, bir değişimi simgeleyen Dünya Ağrısı, bu yılın en önemli kitabı olmaya aday üstün bir roman.

Mert Eney

Tarih Yazar Mert Eney in KİTAP, TÜRKÇE EDEBİYAT 1 Yorum

Sevgili Arsız Ölüm

sevgili-arsiz-olum_avatar_orjMerhaba sevgili değirmenbekçisi okuyucuları. Bugün size tanıtacağım kitap, hala edebi ününü korumakta olan, benim için çok özel bir roman – Sevgili Arsız Ölüm.

Kitabın şu anki baskısı canımız İletişim Yayınları tarafından yapılmakta. 1980 kuşağının en önemli Türk yazarlarından biri sayılan Latife Tekin’in ilk romanı olan Sevgili Arsız Ölüm, köy ile kent arasındaki sosyoekonomik farklılıkları işleyen konusuyla Türk toplumsal tarihine güçlü ve öznel bir ışık tutuyor. Bu roman ile Tekin, Türk Edebiyatına yeni bir bakış açısı kazandırmıştır. Ne kadar modern bir klasik sayılsa da, Sevgili Arsız Ölüm’ün günümüzde benim kuşağım tarafından pek bilinmediğini, bilinir gibi olsa da unutulabildiğini görüyorum. Eseri bu yüzden tanıtma gereği duydum, tekrar hatırlamak ve hiçbir zaman unutmamak için.

Romanın ana karakterlerini oluşturan Aktaş ailesinin köy-kent arasında kalmışlığını ve böylece iki uzamdan da yabancılaşmasını şiirsel bir dille okuyucuya aktaran Tekin, kurmaca ve gerçek arasındaki paralellikle romanına yarı-otobiyografik bir özellik kazandırmıştır – Latife Tekin’i tanımam doğrultusunda, bunun yerinde bir çıkarım olduğunu söyleyebilirim. Romanda çeşitli Orta Asya inanışlarının ve geleneklerinin yoğun varlığı ile Tekin’in özgün şiirsel anlatımının harmanlanmasıyla ortaya çıkan metnin, Marquez-vari bir Büyülü Gerçekçilik anlayışıyla okunabileceğini düşünüyorum. Latife Tekin’in anlatımı kadar karakterlerinin de izine Türk Edebiyatında daha önce rastlamadım. Bu anlatım farklılığının bu ilk kitaba üstün bir roman kimliği kazandırdığını düşünüyorum. Ayrıca yazarın kendisinden sonra gelen romancı ve öykücüleri oldukça etkilediğini, güncel eserleri takip ettiğimden, açık yüreklilikle söyleyebilirim.

Sevgili Latife Tekin’i de yakinen tanıma ve kendisiyle konuşma onuruna eriştiğim için, roman ve yazar hakkında ortalama bir okurun sahip olduğundan biraz daha derinlikli bir bilgi birikimine sahibim ve romanı da bu bilgilerim doğrultusunda okuduğumu söyleyebilirim. Bu sebeple kitabı derinlemesine inceleyip özümseme imkanı buldum. Düşüncelerimi ise yazımın devamında paylaşacağım.

Roman, Aktaş ailesinin Alacüvek Köyü’ndeki hayatlarının anlatımıyla başlar. Halk hikayelerinin ve folklorik motiflerin özellikle yoğun olarak aktarıldığı bu kısımda masallar, cinler, periler ve düşler roman karakterlerine ve nesnelerine yansır, adeta okuyucu karşısında vücut bulur. Doğa ve doğaüstü dünyanın bir arada işlendiği romanın bu kısmında, Aktaş ailesi ile tanışırız. Ailenin yeknesak yapısı ile sürekli değişen ilişki dinamikleri arasında her karakter sürekli bir kimlik ve varlık yapbozu içerisindedir. Yazar Latife Tekin’in Türk Edebiyat dünyasının alışılmış aile yapısından bu denli farklı olması tesadüf değildir. Tekin, bir kameraman gibi her karakterin üzerinde belirli bir süre geçirdikten sonra diğerine objektifi çeviren bir anlatım yapısı benimsemiş bana göre. Metnin de böylece kendi içinde büyüyen farklı karakter anlatımlarının oluşturduğu, lineer düzenden oldukça uzak bir yapı gösterdiğine inanıyorum. Karakterler ne kadar ayrıksı bir yapı gösterse ve öyle anlatılsa da, verdikleri mücadele ortaktır — her biri, gelenek ve modernite, köy ve kent arasında sıkışmış bireylerdir. Latife Tekin’in kendine özgü dili, adeta romanın konusu ile özdeş bir birliktelik içindedir. Romanın karakterleri gibi Tekin’in dili de geleneksel yapı ile modern biçimin bir karması olarak bize aktarılır. Tekin ne kadar Alacüvek Köyü’nün konuşma dilini ve geleneksel temaları eserine yansıtsa da, aynı zamanda modern romanın anlatım biçimini de benimsemiştir. Bu anlatım biçimiyle Latife Tekin, Atiye’nin öznelleştirdiği ‘ölüm’ figürüne okuyucu karşısında varlık kazandırır ve roman boyunca birebir olarak ona hitap eder - Sevgili Arsız Ölüm dolayısıyla anlam kazanır.

Latife Tekin ile Gümüşlük Akademisi’nde bir akşam konuşurken, ilk kitabının çok büyük bir beğeniyle karşılandığını anlatmış, hatta Sevgili Arsız Ölüm yayımlanmadan, yaratacağı büyük ilgiden etkilenmemek için ikinci romanı Berci Kristin Çöp Masalları’nı yazdığını söylemişti. Bir kitabın bu denli büyük çaplı bir etki yarattığını unutmadan Sevgili Arsız Ölüm’ü okuduğumu söyleyebilirim – şöhretini her zaman hak edecek bir üstün roman olduğunu da açık yüreklilikle belirtebilirim. 80’lerin süre getirdiği politik hareketin içindeyken, polisten kaçtıkça kapanıp okuduğunu, Yaşar Kemal gibi köy-kent ayrımını şiirsellikle anlatan yazarların diline üstün bir dikkat gösterdiğini de söyleyen Latife Tekin, kendi yazı dilini oldukça düşünerek oluşturduğunu vurgulamıştı.

Kadının, köyden kente göçün, yoksulun ve her şeyden önce insanın etkileyici bir güzellikte betimlendiği Sevgili Arsız Ölüm’ün, Türk Romanı için bir devrim niteliğinde olduğunu düşünüyorum. Latife Tekin, kendine özgü diliyle ve daha önce işlenen bir konuya tamamen farklı bir yorum getirmesiyle, kuşaklar boyu gelecek okurları ve yazarları etkisi altına alacağı bana göre su götürmez bir gerçektir.

Çok açık yüreklilikle söyleyebilirim ki, Sevgili Arsız Ölüm şu yaşıma kadar okuduğum en etkileyici beş kitap arasına girer. Baştan sona hayret içinde okudum, nasıl böyle bir roman olabilir diye. Lütfen, bu klasiği henüz okumadıysanız en yakın zamanda kendinize hediye alın, edebiyata bakışınız değişecek.

 

‘‘-Vapur gidiyor mu, gitmiyor mu?

-Gitmiyor.

-Gidiyor, kız.

Vapur gitmiyordu. Kocaman evler, ağaçlar, insanlar geri geri yürüyordu.’’ (Tekin, 75)

 

Mert Eney

Tarih Yazar Mert Eney in KİTAP, TÜRKÇE EDEBİYAT Yorum Yap

Kuzey

1623 KUZEY.inddDaha önce, bundan epey bir önce, hatırlarsınız -ya da hatırlamazsınız-  Masumlar hakkında bir şeyler yazmıştım. Kuzey de bir anda aklıma düştü, dedim yazayım. Yazıyorum.

Bugün size bahsedeceğim kitap, yani Kuzey, 2011 yılında İletişim Yayınları -Evet, çok şaşırdınız biliyorum- tarafından basıldı. Burhan Sönmez imzası taşıyor. (İlk Baskı İthaki Yayınları tarafından yapılmış)

Kitapta ana karakterimiz Rinda bir merakın peşinde kuzeye yol alıyor. Kitabın evreni veya dünyası bildiğimiz dünyadan farklı. Rinda misal, ölülerin yakıldığı, ruhlarının başka bir canlıya -hatta belki de aya- geçeceğine inanan bir köyde yaşıyor. Bu köy ve diğer güneydeki her yer için ise Kuzey bir bilinmez.  Kuzeye gidenler genel olarak dönmüyor. Kuzey, sadece hikayelerde biliniyor; tanınıyor ve biz bu Kuzey hikayesinde Rinda ile bilinmeze yol alıyoruz.

Hikayeyi bir tilkiden dinliyoruz. Rüyasında tilkiye dönüşen bir insan, rüyada olduğunu biliyor ve Sarı Nine’nin camına taş atıyor her gün. Bir gün, Sarı Nine,  kendisine beddua ediyor ve uyanamıyor. Konumuz bununla pek alakalı değil, fakat Sarı Nine öyle.

Rinda, babasız büyüyen bir çocuk. Babası, o küçükken kuzeye gitmiş. Bir gün, köyün yakınlarında babasının cesedi bulunuyor, o da bu gizemi çözmek için belirsizliğe doğru yol alıyor ve Rinda, git gide babasına benzemeye başlıyor.

Kitapta herkes birbirine hikaye anlatıyor. Şöyle bir durum var yani; insanlar birbirlerinin hikayelerini dinleyerek öğreniyor dünyayı. Her yere gidemezsiniz, bazen okumanız; dinlemeniz gerekir ya bazı şeyleri, öyle düşünün. Onlar da birbirine anlatıyor. Kitap ana konunun dışına dallanıp budaklanıyor bu hikayelerle. Okuma zevkiniz haliyle artıyor.  Yazar, okuru başka yollara sokma konusunda baya başarılı olmuş.

Kitaptaki her karakter güçlü üretimler. Hepsinin bir geçmişi var, hepsinin yaşamak için bir sebebi var. Ve bu kitapta bir Kadın hareketi de var… Şahmaran bahçesinin kadınları. Güçlü kadınlar, erkek hegemonyasına karşı sesini yükselten kadınlar. Erkeksiz yaşayan, iyilik için savaşan bir kadın ordusu.

Kitapta yıldızlarla ilgili de çok şey var. İlginiz varsa birçok şey öğrenebilirsiniz, gerçek ya da değil. Ama bize bilimsel yönlerinden çok onların hikayesini anlatıyor yazar.

Elinize geçecek bu kitap bayağı dolu bir kitap anlayacağınız. Masumlar’da ne dediysem, hepsi bu kitap için de geçerli. Alın okuyun derim. Misal, kurtulan iyi miydi kötü müydü diye düşünün. Hangisi kurtulursa daha güzel şeyler olur bunu düşünün. Kafa yorun diyorum biraz. Güzel oluyor.

Ben bugün size Kuzey’den bahsettim. Siz de okuyun, üzerine konuşalım.

İşte o çok bahsedilen Masumlar yazısı

Bir de yazar ile söyleşme şansımız olmuştu o da bu.

Sevgi ve saygılarımla,

Mehmet Erhan Üras.

Tarih Yazar Mehmet Erhan Üras in TÜRKÇE EDEBİYAT Yorum Yap

Biz Burada İyiyiz

Merhabalar çok sevgili okurlarımız—bugün size tanıtacağım roman-öykü kırması güzel bir ilk kitap: Biz Burada İyiyiz. Taraf gazetesindeki köşe yazılarından çoğumuzun tanıdığı Barbaros Altuğ, aynı zamanda Türk Edebiyatının demirbaşlarının da ajanlığını yapmış bir yazar. Ayşe Kulin, Perihan Mağden, Latife Tekin, Hasan Ali Toptaş—yazılarını yabancı dillere çevirdiği ve temsil ettiği yazarlardan birkaçı. İlk romanı olan Biz Burada İyiyiz, Gezi Direnişinin sonrasında üç ana karakterin hayatının nasıl değiştiğini anlatıyor. 90 sayfalık künyesini şaşırtacak biçimde yoğun olan anlatımıyla ağırlaştıran Altuğ, son derece güncel bir yapıtla okuyucuya kendi Gezi deneyimini—ve hatta yaşamını—sorgulatıyor.

Roman, Yasemin, Eren ve Ali’nin Berlin’deki yeni hayatlarını anlatarak başlıyor. Yasemin ve Eren, uzun senelerdir yıpranmayan bir dostluk kurmuş, son derece duygusal iki karakter olarak okuyucuya tanıtılıyor. Gezi Direnişi sonrası, arkadaşları Deniz’in abisi Ali ile Berlin’e yerleşen üç arkadaş, burada kendilerine yeni bir yaşantı inşaat etmeye çalışıyor. Sık sık Gezi olaylarına geri dönüş yapan yazımıyla Altuğ, karakterlerine politik bir derinlik kazandırıyor. Henüz üzerinden bir sene geçen bu toplumsal hareketin bir odak noktası olarak kabul edildiği eserde, Altuğ karakterleri üzerinden çağdaş toplumun yaşayış biçimini sorguluyor. Romandaki bütün anlatılan karakterler, bu toplumsal harekatın yükünü hissetmiş ve ruhsal kamburunu çıkarmış yaralı kişiler—bu sebepten ötürü okuyucu, bu üç arkadaşa tüm hassasiyetini kuşanarak yaklaşıyor.

Roman, daha çok bir öykü özelliği gösterse de, kısa anlatımıyla vurucu olmayı başarıyor. Gümüşlük Akademisi’nde gerçekleştirdiği söyleşide Altuğ,  günümüzde yazının kısaldığını, bir film izlenebilecek zamanda okunacak eserlerin ön plana çıktığını söylüyor—yayıncılığın da bu türe artık daha fazla ilgili olduğunu mana ediyor. Aynı zamanda, okuyucunun da artık kişisel tecrübelerin yazıldığı metinleri okumayı tercih ettiğini söyleyen Altuğ, gerçek yaşamla kurgusal anlatım arasındaki çizgiyi söylemleriyle bulanıklaştırıyor. Biz Burada İyiyiz, her iki özelliği de kapsayan bir ‘yeni metin’ oluyor böylece—çağın isteklerine ve ihtiyaçlarına ayak uydurmayı başaran, fakat hala modern yapıtların sağladığı çarpıcılığı taşıyan bir metin.

Üç sayfayı geçmeyen bölümlerde çoğu zaman okuyucuyu çelişkiler içerisinde bırakıyor Altuğ. Düzensiz olarak anlatıcısını değiştiriyor, ve ancak bir kaç paragraftan sonra kimin anlattığını anlayabiliyoruz—bu üslup, esere belirsizliğe karışmış bir gizem bahşediyor. Sanki anlatıcıyı anlamamakla, üç ana karakterde aynı kişi olabilirmiş gibi, ve bu ayrı teklikte her an her şey olabilecekmiş gibi bir tutum kazanıyor yazarın eseri.

Son dönem yazarlardan çağdaş toplumsal konulara ilişkin bireysel yazılar okumak istiyorsanız mutlaka öneriyorum. Eğer okuma isteğiniz bu kalıba uymuyorsa da okuyun.

Mert Eney

Tarih Yazar Mert Eney in KİTAP, TÜRKÇE EDEBİYAT Yorum Yap

Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı

olaylar-boksorun-paziMerhabalar. Yine bir “Levent Cantek ne güzel insan, ne güzel Ankaralı yazarlarla tanıştırıyor bizi, ya İletişim Yayınları ne kadar güzel şeyler basıyor” gününde beraberiz.  Size bugün bahsedeceğim kitap Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı. (Kitabın adı çok uzun bu yüzden ctrl+c – ctrl+v taktiğiyle yolumuza devam edeceğiz.)

Kitap, 2014 yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlandı, Giray Kemer imzası taşıyor. Kitabını “ustam ve abim” dediği Barış Bıçakçı’ya adayarak başlamış yazar. Bu bile kitabın ne kadar güzel olduğunun habercisi gibi. Başka bir yazar en sevdiğim yazara “ustam ve abim” diyorsa bu yazarla anlaşırız biz. Bu anlaşma, bir noktada anlama olmaz mı? Oluyor efendim, çok da güzel oluyor. Kitap İletişim etiketine ne kadar yakıştığını kanıtlarcasına başından itibaren insanı etkiliyor; sadeliği ile büyülüyor.

Kitap küçücük -92 sayfa- olmasına rağmen etkisine kolayca alıyor okuru, hani bazı kitaplar vardır, dünyasına girebilmek için 100 sayfa falan okumanız gerekir, bu kitap kesinlikle öyle bir kitap değil. Kısa, net ve etkileyici. Ve yine Ankara sokakları, Ankara yaşanmışlıkları, yine kurulan bağlar, yine gözünün önüne gelen anlar. Güzel, hem de çok.

Ana karakterimiz üniversiteli bir genç aynı zamanda da boksör. Daha genç yaşlarda mezarlıkta başına gelen bir olay tüm hayatını etkilemiş, bu yüzden tanıdığı her kadını “0″ kadın sanıyor. O güne olan takıntısı büyümesini engellemiş ayrıca, küçük bir çocuk gibi, kabullenememe hali var; yoluna devam edemiyor. Bu ise bizi en çok etkileyen nokta oluyor. Ayrıca, kitaptaki diğer karakterler ve onların hikayeleri yine çok başarılı. Bir kitapta yan bir karakter varsa onu da tanımamız gerektiğini düşünürüm, kahramanımızla alakasını ve geçmişini… Önemli şeyler bunlar, gerçekçiliği daha iyi veriyor bir noktada okura. Bu konuda da çok başarılı yazar.

Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı bir ilk kitap olabilir, “ilkin günahı olmaz” derler ya hani, ortada günah olmayacak bir günah bile yok. Duygu yoğunluğu da onu işleyiş de çok başarılı. Keşke biraz daha uzun olsaydı tabii, bitince bir hüzün oluyor, ondan bu da.

İnsan ister istemez düşünüyor, “bir boksör ile edebiyat, nasıl yani?” diye. Gayet de oluyor, aklımıza gelen boksör resmini de yıkıyor yazar bu kitapta.

Sonuç olarak -bu aralar sunum falan derken bi ‘conclusion’ veresi geliyor insanın- Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı çok başarılı bir ilk kitap. Yazar çok iyi bir iş çıkarmış; ellerine sağlık.

Mehmet Erhan Üras

Tarih Yazar Mehmet Erhan Üras in KİTAP, TÜRKÇE EDEBİYAT Yorum Yap