Dünya Ağrısı

Ayfer Tunç’un yazarlık hayatının yirmi beşinci yılını tamamlamasıyla yayınlanan dördüncü romanı Dünya Ağrısı, hem yazar için hem de Türk Edebiyatı için önemli değişimleri simgeleyen Devamı

Kayıp Kentin Radyosu

Kayıp Kentin Radyosu'nun Perulu yazarı Daniel Alarcon  ülkesinin başkenti Lima'da dünyaya gelmiş; ancak 3 yaşından itibaren ABD'de yaşayan ve dolayısıyla da İngilizce yazan bir Devamı

Sevgili Arsız Ölüm

Merhaba sevgili değirmenbekçisi okuyucuları. Bugün size tanıtacağım kitap, hala edebi ününü korumakta olan, benim için çok özel bir roman - Sevgili Arsız Ölüm. Kitabın şu Devamı

Swastika Geceleri

Swastika Geceleri 1937 yılında, Hitler henüz hayattayken yazılmış bir roman. Ancak uzun süre gözardı edilen bu kitabın dikkatleri üzerine toplamasını sağlayan asıl olay 1985 Devamı

Kuzey

Daha önce, bundan epey bir önce, hatırlarsınız -ya da hatırlamazsınız-  Masumlar hakkında bir şeyler yazmıştım. Kuzey de bir anda aklıma düştü, dedim yazayım. Yazıyorum. Bugün Devamı

Dünya Ağrısı

Ayfer Tunç’un yazarlık hayatının yirmi beşinci yılını tamamlamasıyla yayınlanan dördüncü romanı Dünya Ağrısı, hem yazar için hem de Türk Edebiyatı için önemli değişimleri simgeleyen Devamı

SÖYLEŞİ

Söyleşi: Burhan Sönmez

Merhabalar. Çok sevdiğimiz bir yazar olan Burhan Sönmez ile güzel bir söyleşi gerçekleştirdik. Sorularımızı cevapladığı için kendisine çok teşekkür ediyoruz. Lafı uzatmayalım, iyi okumalar.

MASUMLAR.conv.indd1. Masumlar adlı romanınız, İngilizce ve İtalyanca gibi köprü dillere çevrildi. Bu sayede uluslararası çevrelerden aldığınız tepkiler size neler öğretti?  

“Biz” diye genel ve ne olduğu bilinmeyen bir kavram vardır. Bizi anlatan öyküler, bizim kültürümüze ait şiirler, denir. Ama insan denen daha büyük bir “biz”in, bütün kültürel sınırları ve kodları aşabildiğini, farklı bir süzgeçten geçirebildiğini görüyoruz. Ben de anlattığım olayların ve hikayelerin, “biz” denen sınırların ötesinde, farklı dil ve coğrafyalarda benzer hissiyatlarla karşılanmasına tanık oldum. Daha önce zihnen bildiğim şeyi pratikte tecrübe ettim. Bir okur tipi veya grubu varsayarak yazmadığımı biliyordum, yazdıklarımın şimdi kendi varlıkları ile her dile ve coğrafyaya yansıyabileceğini gördüm.

 2. Dünya edebiyatında son elli yıl içinde gerçekleşmiş en güzel üç şey ne sizce?

“En”li sorulara cevap vermekte hep zorlanırım.

3. ODTÜ’de edebiyat ve roman üzerine ders veriyorsunuz. Bu durum yazın hayatınızda size neler kazandırdı? Bu dersin içeriğinden bahseder misiniz?

Bildiklerimi kavramsallaştırmak ve karşılıklı etkileşim içinde, sınıftakilerle ortak bir dile dönüştürebilmek, herkesin zenginliğini birleştirmek gibi bir şey. Yazarken kullandığımız bir sözcüğün, okurun zihninde farklı yer ettiğini biliriz. Sınıfta da öyledir. Herkesin kavramı aynı gibi görünse de, herkesin onu kullanma biçimi farklıdır. Bu farklılık, bir yandan zenginliktir, diğer yandan karşılıklı anlamayı zorlaştırma etkisi yaratabilir. Wittgenstein, felsefe tarihinin temel sorununun dil sorunu olduğunu ve filozofların aynı kavramı kullandıkları halde ona farklı anlamlar yüklediklerini (ve bunun farkında olmadıklarını) söylemişti. Ortak çalışma, bunun deney alanıdır. Derslerde, edebiyat kuramının gelişimi, sosyal bilimlerin toplum algısı ve bunlar arasındaki etkileşim üzerinde duruyoruz.

 4. Yaratıcı yazarlık hakkında ne düşünüyorsunuz? Yazmak öğretilebilen veya atölyelerle geliştirilebilecek bir şey mi sizce?

Yazmak öğretilemez. O bizde vardır veya yoktur. Senarist, ressam veya heykeltraş olmak istiyorsanız, ustalardan ders alabilirsiniz. Kendinizi onlar aracılığıyla geliştirebilirsiniz. Ama benim elim yatkın değilse, ne kadar ders alırsam alayım iyi resim yapamam. Şimdi roman yazıyorum diye, kimseye roman yazmayı da öğretemem. Ama yazma biçimleri ve olanakları üzerine bilgi ve deneyim paylaşabilir, ortak çalışabilirim. Yaratıcı yazarlık çalışmalarından, bundan daha fazlasını beklememek gerekir.

5. Nasıl yazarsınız? Programlı mı, kısa zamanda yoğunlaşarak mı?

Programlı ve düzenli yazar, ama sonuçta çok az üretirim. Günlük on saatlik çalışmanın sonunda temiz bir sayfa çıkarmışsam, kârlı bir gündeyim demektir. Hazırlık ve okuma süreci ayrı bir ağırlık taşır.

Özellikle romanın giriş bölümü, yani ilk cümle, ilk paragraf ve ilk sayfa, kilit önemdedir. Yalnızca bu ilk sayfayı çalışmam en az bir yıl alır. Defalarca, farklı biçimlerde yazar, bekletir ve zihnimdeki romanın atmosferine ve ritmine uyup uymadığını anlamaya çalışırım. Aradığım şeyin ne olduğunu ben de tam olarak bilmem. Deneye deneye bir yere vardığımda ve “işte bu” dediğimde, aradığım şeyin ne olduğunu da anlamış olurum. Zihnimdeki romana dair bütünlük duygusudur o. Romanın sonrası bu bütünlük duygusuyla yazılır.

 6. Annenizin masalları ile büyüdüğünüzü, masallara özel bir ilginiz olduğunu biliyoruz. Bunu kendi türünüze yedirirken zorlandığınız oluyor mu? Yoksa kendiliğinden mi yerleşiyor eserinize?

Masal masal içinde tarzıyla düşünmek, bir hikaye içinde pek çok farklı hikaye anlatarak, ona uygun bir dil kullanmak, kalemimin kendiliğinden eğilimi. Sorun, romanın yapısı, kurgusu ve dalgalı grafiği içinde bunu geliştirmek, düğümler atmaktır. Burası zorlu, zorlu olduğu için de güzel.

 7. Karakter oluştururken kendi hayatınızdan ne kadar etkileniyorsunuz? Karakterlerinizi nasıl bir süzgeçten geçiriyorsunuz?

Kendi hayatımdaki adları veya ruh hallerini bazen kalkış noktası alıyorum, ama bunlar o karakterin kurulmasında belirleyici değil. Asıl yan, romanın bütünlüğü içinde hangi ruh hallerinin hangi yönlerle açığa çıkması gerektiğini düşünerek, o yanları geliştirmektir.

8. Yan hikâyelerin, yan karakterlerin geçmişlerinin bu kadar üzerinde durmanızın nedeni nedir?

Bir hikâye birçok hikâyeden oluşur. Veya tersi, birçok hikâye aslında tek bir hikâyeden ibarettir. Bu karşılıklı yansıtmayı, ayna etkisini, romanımda bir kaldıraç olarak kullanıyorum. Bu sayede, karakterleri bir tarihselliğe oturtuyor, tarihselliğin ise süreklilik ve geçicilik arasındaki gerilimde bazen nasıl bir enerji yarattığını, bazen de ne tür kırılmalara yol açtığını görmeye çalışıyorum.

363159 9. Kuzey’de “Her hayat başka bir hayatın aynasıdır.” diyorsunuz. Okuma süreci de bu hayatları anlamaya çalışarak varlığımıza/evrene dair cevapsız sorularımıza cevap aramak mıdır ? Okuya okuya empati kurulabileceğine inanıyor musunuz?

Okumak iyidir, ama okumanın yeterli olmadığını da biliriz. Kuzey’de karakterlerden biri, “Neye inandığın değil, nasıl inandığın önemli” der. Okumak da öyle. Ne okuduğumuz kadar nasıl okuduğumuz, yani onu nasıl algıladığımız, nasıl yorumladığımız da önemli.

 10. Yine Kuzey’de “anlatılmayan hayat yaşanmış sayılmaz.” diye yazmışsınız. Yazarken böyle bir amacınız, yazma eyleminin sizin için böyle bir anlamı var mı?

Bir amaçla yazmıyorum, öyle bir güdü yok içimde. Yazmanın amacından çok sonuçlarından söz edebiliriz. Sonuçta ortaya çıkan romanın dünyası ve dili, bana başka bir yaşam duygusu verir. Dilde yaratılan yaşam, gerçeklik dünyasındaki yaşamdan başka bir düzeye sahiptir. Bazı yönlerden, ondan daha sahicidir. Kuzey’de, Safali Sohbeti sırasında buna benzer bir şeyi tartışırlar. Varlığın gerçek hali ile, onun kalbimizdeki yansımasını karşılaştırırlar.

 11. Yakın zamandaki sosyal medyaya uygulanan sansür ve yayıncılık sektöründeki sorunlar (çeviri, yasaklama) konusundaki görüşleriniz nelerdir? Bu engellerin yazarlarda bir otosansür mekanizması yarattığını düşünüyor musunuz ?

Otosansüre zorlayan o kadar çok engel var ki hayatımızda. Ama aynı engellerin, bir karşı tepki yarattığını, yazarların farklı bir enerji biriktirdiğini de görebiliyoruz.

 12. Okurlarımıza önermek istediğiniz yazarlar ya da kitaplar var mı?

Son zamanlarda tekrar okuma imkanı bulduğum iki kitabı önermek isterim: H.Melville’in Moby Dick romanı ve E.Canetti’nin Kitle ve İktidar adlı incelemesi.

-NNlnmW3

Tarih Yazar Mehmet Erhan Üras in SÖYLEŞİ 1 Yorum

Söyleşi: Hakan Bıçakcı

Merhaba.  Üçüncü söyleşimiz ile karşınızdayız. Bu sefer Hakan Bıçakcı ile söyleştik. İyi okumalar.

Boş Zaman geçmişi olmayan bir adamı anlatıyor, psikolojik ve güzel bir roman. Nasıl oluştu, hedefiniz neydi?

Tek bir hedefim yoktu. Geçmiş, bellek, zaman kavramları üzerine birçok düşünceyi bir araya getirmeye çalıştım aslında. Ortak geçmiş aradan çıkarsa yaşamımızdaki herkesin nasıl anlamsızlaşacağını, değerini bir anda kaybedeceğini göstermek istedim. Kendimizle kurduğumuz ilişkinin de tamamen geçmiş üzerine inşa edildiğini, kişisel tarih yok olunca nasıl bir boşluğa düşüleceğini sonra… Bir de Boş Zaman’a başlarken şu fikri sevmiştim. Roman karakteri kendi hakkında okurdan fazla şey bilmeyecek. Yani karakter okur üzerinde iktidar kuramayacak. Okur ve karakter romana sıfır-sıfır berabere başlayacak.

Ben Tek Siz Hepiniz öykü tarzında bir kitap. Bölümlere ayırarak sınıflandırmışsınız. Toplum hayatına alışamayan insanlar, takıntıları ve sonundaki mükemmel öykü! Oluşum süreci nasıldı bu kitabın?

Bölümlere ayırma işini baştan yapmadım. Tüm öyküleri önüme alıp sıralama yaparken böyle bir bölümleme de yapmak istedim. Öyküler kendiliğinden bazı sınıflara ayrıldılar. Bu kitabın romanlardan farkı yazılışının çok daha uzun bir zaman dilimine yayılmış olması. Yaklaşık on yıllık bir zamana…

Eserleriniz öykü ve roman üzerine genellikle. Yakın gelecekte şiir veya deneme gibi bir tarzda yazmayı düşünüyor musunuz?

Şiir yazmayı düşünmüyorum. Okumayı sevsem de yazmaya çok uzak hissediyorum kendimi. Ama büyük bir Edip Cansever hayranı olduğumu söylemeliyim. “Deneme” denir mi bilmiyorum ama yıllardır çeşitli dergi ve gazetelere düşünce yazıları yazıyorum. Okur olarak da sosyoloji ve inceleme kitaplarının yerinin ayrı olduğunu düşünüyorum. En az romanlar ve öyküler kadar büyük bir tutkuyla okuyorum onları da.

Üniversiteyi Ankara’da okudunuz. Ankara’nın insanı yazar yaptığı gibi bir kanı var nedense. Buna katılıyor musunuz, Ankara’nın yazın hayatınıza etkisi nasıl oldu?

Ankara’da okumanın doğrudan olmasa da dolaylı bir etkisi var yazar olmamda. Şehrin kendisinden çok o şehirde tanışıp vakit geçirdiğim insanların etkisi bu. Yazmayı olmasa da iyi bir okur olmayı Ankara’da öğrendim diyebilirim. Tabii burada coğrafya kadar tarih de önemli. Yani Ankara’nın üniversite hayatı gibi önemli bir döneme denk gelmesi…

Kitaplarınızın kapak tasarımları mükemmel. Bildiğimiz kadarı ile hepsini Koray Ekremoğlu yapmış, yapım süreci ne şekilde oluyor, Ekremoğlu kimdir, necidir? Kapakların oluşumuna katkı sağlıyor musunuz?

Teşekkür ederim. Koray Ekremoğlu çok yakın ve eski bir dostum. Ayrıca çok yetenekli bulduğum bir grafik tasarımcı. İletişim Yayınları’na geçtiğimde tüm kitaplarım yeniden basılacaktı. Koray’a kapaklarımı yapmak isteyip istemeyeceğini sordum. Sağ olsun severek yapacağını söyledi. Zaten kitaplarımı da biliyordu. Birlikte oturup kafa patlattık her biri için. İçeriği doğrudan anlatmaya çabalamayan ya da kitabın tek bir anına odaklanmayan sadece minimalist bir biçimde içeriğe gönderme yapan kompozisyonlar olsun istedik. Fikirlerinse bazıları bana, bazıları Koray’a ait. Bazılarını da ortaklaşa bulduk. Sonuçtan ben de memnunum.

OT dergisi kuruldu ve bu oluşumun içinde bulunmaktasınız. Olaylar nasıl gelişti?

“Öküz” ve “Hayvan” dergilerinin sadık bir okuru olarak bu geleneğin devamı niteliğindeki Ot Dergisi’nde yazmam istendiğinde hiç düşünmeden kabul ettim. Bence çok iyi bir dergi oldu Ot. Orada bana da yer verdikleri için kendimi şanslı hissediyorum. Her ay yeni bir öyküyle katılıyorum. Bakalım gittiği kadar…

Gezi Parkı Olaylarına sessiz kalmadınız, sizce ülkemizi gelecek günlerde neler bekliyor?

Bunu öngörmek şu an için çok zor. Kısa zamanda büyük bir değişiklik olmayacaktır ancak uzun vadede daha az baskıya maruz kaldığımız, daha özgürlükçü bir ortamda yaşamamızı sağlayabilir hatta sağlamalıdır bugün bu olup bitenler.

Takipçilerimize önermek istediğiniz kitaplar veya filmler var mı? Aslında ikisi de olur.

François Ozon’un yeni filmi Evde’yi (Dans La Maison) çok beğendim en son. Yazma eylemi üzerine çok sağlam bir senaryo… Yani şöyle diyebiliriz, filmin hikâyesi hikâye anlatmak.
İki de roman önereyim: Dino Buzzati “Tatar Çölü” (İletişim Yayınları), Kenzaburo Oe “Kişisel Bir Sorun” (Can Yayınları).

main17

Tarih Yazar degbek in SÖYLEŞİ Yorum Yap

Söyleşi: Şenol Erdoğan

556340_382207795202005_125933369_n

Merhaba. Bu akşam ikinci söyleşimiz ile karşınızdayız. Bu sefer altıkırkbeş yayınları‘nın editörü ve yazar Şenol Erdoğan ile söyleştik. İyi okumalar.

Napıyorsunuz abi siz. Alt kültürünüzü yaratmak mı olay, yoksa onu yaşamak mı?

Doğduğun büyüdüğün “mahalle”dir olay. Altkültür yaratılmaz, oluşur, kentin oluşumuyla paraleldir, şehrin büyümesi ile ilintilidir, köylerde en dip altkültür oluşumlarının varlığı sözkonusudur, meslek localarına, mitlere dek kök salar… öyle yalap şulap bir mesele değildir el hasıl. Ayrıntı yayınları tarafından Türkçeleştirilmiş olan Karanlığın Kültürleri isimli kitabı ders kitabı olarak herkese tavsiye ederim.

Bir film çektiniz, kendiniz de oynadınız, vermek istediğiniz fikirden çok ergenlerin “abi seks var ehehe” gözüyle bakmalarına sebep oldu, sizce film amacından saptı mı yoksa, istediğiniz kitleye, filmi anlayan kitleye, ulaşabildiniz mi?

“Ben” ya da “biz” film çekmedik, filmi yönetmen çekti. Filmin bir amacı vardıysa bence ulaştı, yönetmeni de amacına ulaştı diye düşünüyorum. Sadece bir filmdi. Herhangi bir filmin anlaşılıp anlaşılmaması diye bir şey olduğuna inanmıyorum, filmik evren tamamen bireyin kültür algısı ile işler, ne kadarsan o kadarsındır orada.

“Ölü Şehrin Radyosu” diye bir kitap yazdınız. Militarizmdeki boku püsürü gözler önüne serdiniz. Savaşın kazananı olmaz dediniz. Şimdi de bir çözüm ve barış süreci var. Bu muhabbeti ne kadar samimi buluyorsunuz?

Yaşamdaki tüm politik-ekonomik düzen bir senaryodur. Terör örgütlerinden iktidarlara dek. Ne yazıldıysa o oynanır. Senaristler oyuncular ve prodüktörler.

Aynı zamanda Altıkırkbeş’in Genel Yayın Yönetmenliğini yapmaktasınız, bu durum yazın hayatını ne kadar etkiliyor? Yürüttüğünüz bu işin zorlukları neler?

Benim yazmaya vaktim ve temiz bir aklım kalmıyor ne yazık ki, notlarını oluşturduğum bir novella var, ama asıl derdim “yapmak” benim yazmaktan çok, şimdi sırada iki kitabım var yaptığım, heyecanla onları bekliyorum çıksın diye, “Charles Bukowski ve Meat Ekolü Şairleri”, diğeri ise adını henüz koymadığım bir Hemingway kitabı. Çok önemli boşlukları dolduracak ikisi de…Zorluk kısmına gelecek olursam, ekonomik olarak ferah bir saha değil –ama benimkisi.

Klasik romancılık ve birlikte getirdiği anlayışlardan daha farklı bir tür üzerinden kariyerinizi sürdürüyorsunuz. Gerek romanlarınızda gerekse editörlükte. Beat kuşağına girmeye nasıl karar verdiniz? ‘Bir gün bir şey okudum ve tüm hayatım değişti’ gibi bir yaklaşım mı oldu yoksa daha planlı bir geçiş mi?

Hep dediğim gibi, beat kuşağı sadece ve sadece Amerikan edebiyatının bir koludur, olumlu ve olumsuz çok şişiriliyor, dünyada Türkiye kadar bahsedilen başka bir ülke yoktur. Ben dünyanın edebiyatı ile ilgileniyorum, Amerika dünyada büyük bir alan kaplıyor elbette… (yakından takip edenler çalışmalarımın herhangi bir isimlendirmeyle sınırlı olmadığını bilir.) Tek dilli, cumhuriyet devrimi kazığı yemiş, aşırı genç ve başarısız bir politik deneme bu ülke, kendi edebiyatına haiz değil insanları… Bence kişi doğduğunda ve 7 yaşında ne ise o oluyor, 19, 27, 40 gibi yaş sapmalarım var inandığım, beslendiğiniz süreç ve olgunlaştığınız süreç ve ürün verdiğiniz süreç içine, üzerine yaratıldığınız şeydir, başka bir şansı yoktur kimsenin kendisi olmaktan başka, yoksa Babil’i ye bitir istersen nafile!! El hasıl bu durumlarda zikrettiğim “hep böyleydim,” cümlesi tamamen ontolojiktir!

Peki ya FÜG? Karamsar bir kitap, ruh hali iyi olan bir okuru mahvetme gücüne sahip. Yazarken nasıl bir kitap oluşturmayı denediniz, amacınıza ulaşabildiniz mi?

Füg’ü gece yarısı notlar alırken oluşturdum, sabah olduğunda bitmişti, “kitap” yazmak amacı yoktu işin başında, ertesi gün yazdıklarımı okuyup eklemelerde bulundum ve kenara kaldırdım –çok şeye yaptığım gibi. Tamamına yakını kendi yaşamımdan örülü Füg’ün. Amacım yoktu o sebepten ulaşamamam olasılıksız.

Türkiye’de şu an,  Cumhuriyet tarihinden beri en kalabalık dönemini yaşayan bir orta gelir kuşağı var. Sorgulamadan önüne geleni kabul edip şükür diyen, bu mantıkta ilerleyen bir kuşak. Böyle bir kitleye karşı bir sorumluluğunuz varmış gibi hissediyor musunuz, onları değiştirmek adına?

Hayır! Bu ülkeye entelektüel bir inancım da yok! İdeolojik zaten değilimdir.

Para odaklı işler yapmayan belki de Türkiye’deki tek yayınevisiniz. Siz de burada en tepedeki isimlerdensiniz. 21. yüzyıl tamamıyla para odaklı olduğu için soruyoruz, faturalarınızı ödeyebiliyor musunuz?

Yukarıda bir yerde de söyledim. Biz ne yazık ki para kazanan bir yayınevi değiliz, isterdik, şart da, ama seçtiğimiz eserlerle çok zor. “Para kazanmak” derken yaşamayı kastediyorum. Sosyal medyada en başından beri tersine bir algı var, ama tersten almak bu ülke insanının en iyi yaptığı şey -anal, paso küfür edip paso eleştiriyorlar, okuyoruz hepsini, herkes çok biliyor, herkes aşmış, tuhaf bir hınç ve aşağılık kompleksi var içlerinde -yazık. Neyse “para” diyorduk, evet “çok kazanmak” isterdim, yapmak istediğim çok şey var kazandıklarımı rahatlıkla aynı yolda batırabileceğim. Neyse ben faturalarını zor ödeyen bir insanım –bilenler bilir.

Altıkırkbeş ile bu noktaya gelirken ‘ Müslüman mahallesinde salyangoz satıyorsunuz’ gibi tepkilerle karşılaştınız mı?

Ya herkes bir şey diyor işte. “Kitap” okunmayan bir toprak parçası burası!

Bir şeyler öner de dinleyelim be abi?

Bohren & der Club of Gore

Ve izleyelim?

The Royal Tenenbaums

Ve okuyalım?

Gariplerin Kitabı -Ian Dallas

Sıkmadık dimi ?

Yok be!

Tarih Yazar degbek in SÖYLEŞİ Yorum Yap

Söyleşi: Murat Gülsoy

Merhaba. Bizim için büyük önem taşıyan, çok sevdiğimiz yazar Murat Gülsoy ile ilk söyleşimizi gerçekleştirdik. Sizi başlangıç yazısıyla sıkmadan söyleşi ile baş başa bırakalım. İyi okumalar.

Kendinizi nasıl bir yazar olarak tanımlardınız?

MG- Üzerine hiç düşünmediğim bir soru. Ben yazarlığın bir kategori olarak tanımlanmasına pek alışamadım; bana göre herkes yazabilir, hatta yazmalıdır da. Belki insanın yazdıklarını tanımadığı insanlarla paylaşmasıdır onu yazar yapan. Başkalarının yazdıklarınızı merak etmesidir… Bilemiyorum. Bildiğim tek şey, yazdıklarımı okuyanların olduğu. Üstelik bundan zevk aldıklarını, kimi zaman heyecanlandıklarını, gözümün önünde canlanan hayallerin artık onların zihninde var olduğunu bildiğim çok sayıda okurum var. Bu iyi bir şey. İnsanın kendinden ve dünyadan kuşku duyduğu karanlık anlarda bir teselli oluyor. Ama bu en temel şey, yani var olmak için diğer insanların bakışına ihtiyaç duymak. Bunun dışında sorarsanız nasıl bir yazar olduğumu… Yazdıkları üzerine düşünmeyi ihmal etmeyen biri olduğumu söylerdim. Bir de rüyalardan beslendiğimi. Evet, rüyaların özel bir önemi var benim için. Sonra zihnin nasıl çalıştığını merak eden, araştıran biri olduğumu da eklerdim.

İyi ya da kötü etkilendiğiniz yazarlardan kısaca bahseder misiniz?

MG-Oğuz Atay’la tanışana dek sadece okumanın zevki için okurdum. Onunla birlikte bir yazar olmak için okumaya başladım. Benim de içine girmek isteyeceğim bir Türk Edebiyatı olduğunu fark etmemi sağladığı için çok etkilendim. Tanpınar’la edebiyatın zamandışında bir rüya olduğunu öğrendim. Yusuf Atılgan’la özdeki kötülükle yüzleşmenin yaşamsal önemini anladım. Bilge Karasu ile dilin büyüsünü, Leyla Erbil’le zekanın yakıcı, yok edici ateşini… Orhan Pamuk’la cesareti keşfettim. Borges, Kafka, Fowles, Coetzee ve Camus hakikatin göreceliğini, dünyanın tekinsizliğini, metnin oyuncaklarını ve insan ruhunun derinliklerinin kurmacayla nasıl keşfedildiğini gösterdiler bana. Tabii bunlar ilk ağızda aklıma gelenler.

Aynı zamanda mühendislik de yapıyorsunuz. Mühendis olma nedeniniz ekonomik güvence miydi?

MG-Üniversite tercihi yaparken kuvvetli olduğum konularda yani matematik ve fen alanında eğitim almanın benim için daha iyi olacağını düşünmüştüm. Oysa tıp okumak istiyordum. Ama tüm yaşamımı vakfedemeyeceğimi düşünmüştüm. Yanlış bir düşünce olduğunu şimdi görebiliyorum. Çünkü bence tıp en önemli disiplin. Mühendislik okumuş olduğum için de pişman değilim. Tek pişmanlığım daha fazlasını okumamış olmak. Örneğin bir yandan da fizik ya da matematik bölümleriyle çiftanadal yapabilirdim. Şunu demek istiyorum: Bilim eğitiminin çok çok önemli olduğunu düşünüyorum. Onlarca ömrüm olsa keşke ve tüm bilim dallarında çalışsam… İnsanı, evreni, varoluşu anlamak için bilim çok önemli. Şu anda Boğaziçi Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Enstitüsü’nde ders veriyor, araştırma yapıyorum. Bundan da çok memnunum. Ama bunun ekonomik açıdan çok tatmin edici olduğunu söyleyemem. Üniversitede tüm alanlarda eşit derecede düşük ücret veriliyor.

Nisyan bizi ölümle yüz yüze olan bir adamla karşı karşıya getiriyor. Nisyan hakkında neler düşünüyorsunuz? Bu romanı nasıl bir ruh hali içindeyken oluşturdunuz?

MG-Her kitabın farklı bir yazım süreci var. Nisyan bunların içinde en farklı olanı. Kurmaca saikiyle kaleme almadım her şeyden önce. Babamın ani kalp kriziyle ölümünden sonra dedemin yavaş ama bana çok acı veren ölümü aynı dönemde yaşadığım iki önemli olaydı Nisyan’ı tetikleyen. Aslında çok yıllar önce yazmayı hayal ettiğim bir roman vardı. Bunamakta olan bir yazarın son romanı olacaktı bu. Sürekli her şeyi birbirine karıştırdığı için tuhaf, komik ama çok katmanlı bir roman hayal ediyordum. Sonuç olarak son anına dek kahve içen, durmadan saatine bakan, kitaplar içinde azraille boğuşan bir adam olarak dedemin, o neşeli insanın kararak ölüme dönüşmesini izledim ve ortaya neşeli olmayan, evet içinde en ufak bir neşe barındırmayan Nisyan çıktı. Halen dönüp dönüp okuduğum tek metnim.

Edebiyatın sanallaşması (edebiyat blogları, e-kitap vs.) hakkında olumlu bir tutum sergiliyor gibisiniz ve ayrıca Altkitap’ın kurucularından birisiniz. Bu konudaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

MG-Yeni yazma, paylaşma ortamlarının önemine inanıyorum. Çok önemli. Hem bilginin yayılması açısından, hem demokratikleşme açısından. Altkitap’ı da evet bu saik ile kurmuştuk. Şimdi Hande Ortaç ve arkadaşları yürütüyorlar, biz bayrağı genç arkadaşlara devrettik. Internet’in bir özelliği de kolektivizme yer açması. Bakın, wikipedia ne kadar önemli bir bilgi kaynağı haline geldi. Herkesin gönüllü olarak katkıda  bulunduğu bir ortam. Gelecekte bunun önemini daha iyi kavrayacağız. 1970lerde meraklı bir çocuk olarak bilim kurgu kitaplarında okuduğumdan daha büyüleyici bir ortama tanık olduğum için çok mutluyum.

Ortalama yılda bir kitabınız çıkıyor. Okurlarınızı sevindirecek yeni bir kitap ya da yeni bir proje ufukta görünüyor mu?

MG-Çok yakında değil. Üzerinde çalıştığım yeni bir romanım var. Bu sefer tarihi bir roman olacak. Yani yaşamadığım bir dönemde geçecek hikaye. Bana farklı bir okuma ve araştırma alanı açtığı için bu roman hakkında çok heyecanlıyım. Ayrıca roman biter bitmez yazmaya girişeceğim öyküler var. İlk sayfalarını yazmış olduğum, çok garip öyküler. Tek sorunum zaman… Keşke daha fazla hayatımız olsaydı.

Takipçilerimize önerebileceğiniz bir kitap varsa bu kitaptan biraz bahsedebilir misiniz?

MG–Özel olarak bir kitap önermem istendiğinde mutlaka Don Kişot derim. İçinde her şey var. Hem son derece eğlenceli, hem de müthiş derinlikli. Her okunduğunda farklı yorumlara insanı kışkırtan bir klasik. Bizden mutlaka Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü öneririm. Tanpınar’ın şaşırtıcı dehasına tanık olmanız için. Orhan Pamuk’tan bu günlerde Sessiz Ev’i okumanızı öneririm. Yaşadığımız ülkenin çok sesli şizofrenisini görmek için. Tabii delilikten söz etmişken Ayfer Tunç’tan Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi adlı kitabını da anmamak mümkün değil. Son olarak bir kara ütopya önereyim: Siyah Hatıralar Denizi, Mehmet Açar’dan…

mg

Tarih Yazar degbek in SÖYLEŞİ Yorum Yap