Belgelerim

"Tahminimce yine o anda bütün dini duygularım da uçup gitti. Bir daha hiçbir zaman Tanrı'nın varlığına ilişkin oyalayıcı mantık yürütmelere girişmedim, belki de sonradan Devamı

Söyleşi: Ahmet Büke

  Çok sevdiğimiz Ahmet Büke ile bir söyleşi yaptık. Lafı uzatmadan sizi söyleşi ile baş başa bırakıyoruz. Birkaç yıldır "Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi" adı altında on8blog'ta yazmaktasınız. Devamı

Tatar Çölü

Yazgı ne kadar gerçektir? Gerçekten dünyada şu ana kadar yaşamış o kadar insan belirli bir senaryoya bağlı kalarak mı yaşadı? Yani kimse biraz daha Devamı

Son Zamanlarda Ne Okudum

Merhabalar. Düşündük de, belki böyle belirli aralıklarla toplu bir şeyler yazsak güzel duracak. Bir yerden başlayalım dedik; ilk de ben yazayım dedim. Bundan sonraki yazılarda Devamı

Keçi Dağı

Keçi Dağı, Alaska yerlisi bir ABD vatandaşı olan David Vann'ın 2013 yılında yayımlanan romanı. Türkçeye çevrilip ülkemizde yayımlanması ise 2014 yılının sonuna doğru, Eylül Devamı

Belgelerim

"Tahminimce yine o anda bütün dini duygularım da uçup gitti. Bir daha hiçbir zaman Tanrı'nın varlığına ilişkin oyalayıcı mantık yürütmelere girişmedim, belki de sonradan Devamı

Yalnızlığın Keşfi

 Kütüphane raflarında dikkatinizi çekmesi hayli olası bir tamlama, değil mi? Can Yayınları’nın aşina olduğumuz kırmızı kalbinin üstünde kitabımızın türü anı-roman olarak belirtiliyor. Yalnızlığın Keşfi’nde Paul Auster, babasının ölümü ile kazandığı  farkındalığıyla (Yaşam durur.Yaşam her an durabilir.) babasının ve kendisinin hayatları ile karşımıza çıkıyor.

Yalnızlığın Keşfi, neredeyse birer ayrı kitap olabilecek 2 bölümden oluşuyor. Birinci bölüm olan  ”Görünmeyen Bir Adamın Portresi”nde beklenmeyen ölümü hakkında yazma ihtiyacı yaratmış olan  babası ile ilgili anılarını topluyor. Bu noktada, yazar olarak deneyimlediği şeyin zorluğunu farkedebiliriz. Eğer Sam Auster onun kurmaca karakterlerinden biri olsaydı, metinin bu bölümündeki tutukluk karşımıza çıkmazdı. Ama önümüzde etten kemikten, bir zamanlar bu dünyada yaşamış bir insan var ve şimdi anılarını aktarırken yaratma gücü yazarımızın elinde değil. Üstüne üstlük, bu adamın babası olması hayatına pek de müdahil olmasını sağlayamadığından, portre için elinde kısıtlı kaynağı var. Zaten insanoğlu sınırları ve tutarsızlıklarıyla işini çok kolaylaştırmazken, şimdi bir de kesik kesik hatıralarından duvarlarla çevrili bir babayı çekip çıkarması ve kitabına koyması gerekiyor. Bu yazma ihtiyacı  hafızasındaki kalıntılar tamemen yok olmadan kayda geçirebilmek için. Yoksa görünmez baba tamamen kaybolabilir.
‘Zaten ölümünden önce de yoktu.’
O duvarlardan çıkış yolunun olmadığı en başından belli. Göremediği, bağlantı kuramadığı bir adamı anlatıyor bize. Belleğindeki anıların birinden diğerine atlayarak. İyi ya da kötü diye yorumlamadan ve okuyucunun da yorumlamasına izin vermeden.
97a51da2-a2d4-4bb8-ac9b-2a878a65b8d3-1
Kitabın ikinci yarısında Paul Auster, kendisinden üçüncü tekil olarak bahsediyor. Bu bölümde artık kendi hayatı üzerine belleğini çalıştırmaya başladığından, ‘yazar’ kimliği ile ilgili çıkarımlarda bulunabiliyoruz. Bu noktada babası yok, büyükbabası yok ve o artık bir baba. Tekil olanın uğradığı kaza. Birey olarak uğradığı ”deniz kazaları” üzerine yazdıkları ‘Anı Kitabı’nı oluşturuyor. Yunus Peygamber’in hikayesi eşliğinde, balinanın karnına dönüşlerinin arasında yalnızlığı bir kenara bırakıp oğlu ve ‘çocukluk’ üzerine yazıyor.
Aslında 79 yılı ve çevresinde ortaya çıkan bu kitap, okuyucusuna Paul Auster’ın sonrasında yazacağı romanlarına dair ipuçları veriyor. Mesela odalara yerleştirdiği kahramanlarını yazara daha fazla bağlayabileceğiz artık. Ve bir diğer özelliği olan, kitaplarına koyduğu etkileyici isimlere saygı ile bitirelim o zaman :
Genç bir adam babasının yalnızlığın dehşetiyle karşı karşıya kalmış olduğu odada yaşar buluyor kendini, yirmi yıl sonra…Sonra şöyle yazar: Bu odaya girmek demek, geçmişin ve şimdinin buluştuğu bir yerde yok olmak demektir. Sonra da şöyle yazar, şu tümcedeki gibi:’Anı kitabını bu odada yazmıştır.’
Yalnızlığın Keşfi.
Bilge.
Tarih Yazar Bilge Gölge in DÜNYA EDEBİYATI, KİTAP Yorum Yap

The Imaginarium of Doctor Parnassus

The Imaginarium of Doctor Parnassus movie posterThe Imaginarium of Doctor Parnassus, 2009 yapımı bir Terry Gilliam filmi. Başrollerinde Dr. Parnassus rolüyle Akademi ödüllü Christopher Plummer, Şeytan rolüyle Tom Waits, Lily Cole, Johnny Depp, Jude Law ve müteveffa Heath Ledger var. Film, ülkemizde Dr. Parnassus adıyla 2010′da vizyona girdi ve rağbet görmeyerek kısa bir süre sonra vizyondan kalktı. Filmin en önemli özelliği, The Dark Knight‘daki Joker rolüyle efsaneleşen Heath Ledger’ın rol aldığı son yapım olması. 2008′de, filmin çekimleri devam ederken Heath Ledger’ın bir ilaç kokteyliyle hayatını kaybetmesiyle The Imaginarum of Doctor Parnassus’un tüm senaryosu değişmek zorunda kaldı. Brazil, Tideland gibi efsane yapımlara imza atmış Terry Gilliam ise bu talihsiz durumun altından rahatlıkla kalkmayı başardı: Ledger’ın tamamladığı kısımlar filme dahil edilirken, çekimi yapılamayan kısımlar Johnny Depp, Jude Law ve Colin Farrell ile tamamlandı. Filmdeki bu karakter değişikliği, Ledger’ın karakteri Tony’nin Dr. Parnassus’un hayal dünyasındayken, hayal dünyasını (Imaginarium’u) ziyaret eden kişinin arzularına göre yüz değiştirmesiyle açıklandı. Üç aktör, yapımdan kazandıkları parayı Ledger’ın kızı Matilda için açılan bir banka hesabına bağışladı.

Filmin temel çatışması, Tom Waits’in ruhu okşayan şarkıları yetmezmiş gibi iyi de bir oyuncu olmasıyla altından beceriyle kalktığı Şeytan karakteri ve iyi kalpli ama maalesef bahis düşkünü ve ayyaş olan guru Dr. Parnassus arasında. Bin küsür yıl önce, Dr. Parnassus güzel ve alımlı bir kadına aşık olmuş ama çok yaşlı olduğu için onun kalbini kazanamayacağından korkmuş. Bunun üzerine Şeytan ile bir anlaşma yapmış. Tekrar iyi bir görünüm kazanmak, ve biricik sevgilisiyle uzun bir zaman geçirmek için ölümsüz olmak karşılığında; ilk çocuğu 16 yaşına geldiğinde Şeytan’a ait olacakmış.

parnassus

Hikayenin The Imaginarium of Doctor Parnassus’ta bize anlatılan bölümü, anlaşmanın Şeytan’a yarayan kısmı gerçekleşmeden üç gün önce başlıyor. Dr. Parnassus’un sevdiği kadından kalan tek hatırası olan 15 yaşındaki kızı Valentina’nın 16 yaşına ve Şeytan’ın himayesine girmesine üç gün kala başlayan olaylar; Parnassus’un kızıyla ve çırağı Anton’la işlettiği eski püskü panayır, köprüde ölümden kurtarıp yanına aldıkları ama işleri daha da karıştıracak olan Tony ve yeni anlaşma teklifleriyle Parnassus’un aklını çelmekten geri durmayan Şeytan etrafında şekilleniyor. Çözümlenecek sorunlar ise Lily Cole’un hayat verdiği güzeller güzeli Valentina’nın sahtekar Tony ile mi yoksa onu gerçekten seven Anton ile mi birlikte olmayı seçeceği, ve ruhunun Şeytan tarafından gerçekten ele geçirilip geçirilemeyeceği. Dr. Parnassus’un panayırında size sunulan gösteri ise şu: Normal zamanda arkasında çürük tahtalardan başka hiçbir şey olmamasına rağmen, Parnassus meditasyon yaparken sahnenin ortasındaki iki kapılı aynadan içeri girerseniz kendi hayal gücünüzün ete kemiğe bürünmüş haliyle karşılaşıyorsunuz. Imaginarium tamamen sizin bilinçaltınıza ve heveslerinize göre şekilleniyor.

imaginarium

Terry Gilliam’ın fantastik film çekmedeki başarısına elbette ki söylenecek söz yok ama fantazyayı ve fantazyaya bakış açısını en az Tim Burton kadar kendine özgü bir şekilde anlatmayı başarıyor. Filmin fantastikliğinin görsel kısmını oluşturan ögelerden bir kısmını, nedeni Dr. Parnassus’un Doğu öğretileri kökeninden gelen bir tapınakta guru olmasından kaynaklanır gibi görünse de insanın gözüne gözüne sokulan çok sayıda Kabala ve pagan simgesi oluşturuyor (biliyorsunuz işte, tek gözlü piramit, Baphomet, ters üçgenler vesaire). Yine de Imaginarium’un müşterilerinin hayal dünyasına tanık olduğumuz sahnelerdeki sanat yönetimi ve efektler gerçekten çok iyi. Filmin temelindeki Şeytan tarafından temsil edilen kötü ve bazen Dr. Parnassus ile, bazen Valentina’nın saflığı ve güzelliğiyle temsil edilen iyi çatışması da çok etkili bir şekilde işlenmiş. Ama ilk paragrafta bahsettiğim talihsiz senaryo değişimi, her ne kadar başarıyla kotarılmış olsa da yer yer kopukluklara ve filmin genel havasına sinmiş bir anlaşılamamaya, eğretiliğe yol açmıyor değil. Filmi zorla izlettiğim insanlar arasında da kimi tarafından çok iyi, kimi tarafından vasat ve hatta berbat bulunan The Imaginarium of Doctor Parnassus hakkında kesin bir yargıya varmak pek mümkün değil. Bilim kurguya ve yaratık işlerine bulaşmayan fantastik filmleri sevenler büyük ihtimalle bu filmi de sevecektir. En iyi Kostüm ve En iyi Sanat Yönetimi dalında Oscar’a aday gösterildiğini ve bu dallardaki ödülleri Leo ve Satellite gibi başka festivallerde kazandığını da unutmayalım.

Fragman

7/10

Ayşenur Alkan

Tarih Yazar degbek in AMERİKAN SİNEMASI, FİLM Yorum Yap

Parçalanma

“Chinua Achebe insanı sarsıyor… Sert üslubunu, sıradan insanlara duyduğu gerçekçi ve kararında bir şefkatle hafifletiyor.”

Anthony Burgess

parçalanma - Kopya

Bugün tanıtacağım kitap kapağını gördüğünüz üzere Chinua Achebe’nin “Parçalanma”sı. Mart ayında hayatını kaybeden Nijeryalı yazar 2007 Man Booker ödülü sahibi. Afrika edebiyatının babası olarak kabul ediliyor. Kitap Afrika Üçlemesi’nin ilk kitabı(cilt demiyorum; çünkü ayrı ayrı ele alınabilecek 3 roman var ortada, tek bir romanın 3 cildi değil) olarak İthakı Yayınları tarafından basılmış. Yine diğer iki kitap da öyle. Devamını getirmek isteyenler korkmasın. Tabii devamını getirmek için önce ilkini okumanız gerek.

Bu paragrafı okursanız sonra niye bu kadar anlattın diye bana kızmayın. Hikaye sömürgeciliğin başlama aşamasında geçiyor. Olayların merkezindeki kahramınız ise Okonkwo. Okonkwo klanının yaşayan en büyük savaşçısı ve güreşçisidir. Bütün köylerde saygı duyulan, ünü neredeyse bütün Batı Afrika’ya yayılmış bir adamdır. Tembel, köyde alay konusu bir adamın oğlu olmasına rağmen inanılmaz çalışkan birisi olarak köyünde elde edilebilecek neredeyse tüm unvanları ele geçirmiş, kazanamadığı son bir unvan kalmıştır ve yakın gelecekteki en büyük hedeflerinden biri o ünvanı da elde etmektir. Tabii ki artık eski genç Okonkwo olmadığından güreşmeyi vesaire bırakmıştır. Daha çok 3 eşiyle ve çocuklarından oluşan oldukça geniş ailesini geçindirmek, tarlalarıyla ilgilenmek gibi uğraşları vardır. Yani klasik bir emeklilik hayali olarak “TOPRAKLA UĞRAŞMAK”. Ve de tabii ki köyün önde gelen insanlarından olduğu için köyle ilgili önemli kararların alınmasında da söz sahibi olanlardan biridir. Okonkwo’nun oldukça sıradan giden hayatı önce bir anlaşmazlık sonucu bir nevi tazminat olarak başka bir köyden alınan bir çocuğun, İkemefuna’nın, hakkında ne yapılacağıyla ilgili karar verilinceye kadar kendisinin sorumluluğuna verilmesiyle başlar. Okonkwo’nun aynı yaşlardaki oğluyla güçlü bir bağ kuran bu çocuk aynı zamanda Okonkwo’yla zamanla ona “baba” demesine varacak kadar yakınlaşır. Ne yazık ki Okonkwo’nun ve oğlunun hayatında büyük bir sarsıntıya neden olacaktır köyün büyüklerinin İkemefuna hakkında birkaç yıl geçtikten sonra verdikleri karar. Tekdüze giden hayatında gayet güçlü, kendinden emin bir kişiliği olan Okonkwo psikolojik olarak ilk kez o zaman sarsılır. Daha sonrasındaysa asıl büyük sarsıntı istemeden bir klan üyesini öldürmesi sonucu olur ve klanından 7 yıl süreyle sürgün edilir. (Yani taksirle adam öldürme suçunu işlemiş oluyor). Bir anda hayatla ilgili tüm amaçları parçalanmıştır. Evini, varlıklarını, tarlalarını; ama daha da önemlisi saygınlığı kaybetmiştir. Artık o son unvanı alma şansı da kalmamıştır. Sürgün yıllarını geçirmek için eşlerinden birinin klanına giderler maaile. Artık tek amacı çalışmak çalışmak ve sürgün bitince eskiden olduğu gibi varlıklı bir adam olarak geri dönerek saygınlığını geri kazanmaktır. Ne yazık ki yıllar beklediği gibi geçmeyecek, beyaz adam ülkesine gelecek, misyonerler yavaş yavaş yerel inançları yıkıp yerli halkı kendi taraflarına çekmeye başlayacak, artık yönetim sömürge idarecilerine geçecektir. Bu dönüşüm kendi klanında daha önce gerçekleştiği için de geri döndüğünde bıraktığından çok farklı bir şekilde bulacaktır halkını. Bu da Okonkwo’nun parçalanmasının tamamlanması anlamına gelmektedir.

Kitap boyunca “parçalanma”ya Okonkwo özelinde tanık olurken, arka planda da Afrika genelindeki parçalanmayı görüyoruz aslında. Achebe kara kıtanın karanlık hikayesini oldukça sert bir şekilde anlatıyor. İlkel toplulukların kendilerini özgü geleneklerinin yıkılması ve yerine batılı bir inanç, batılı bir hayat, batılı bir yönetim anlayışı getirilmesi uğraşı ve ardından da bunun ekmeğini yeme süreci, yani sömürgecilik. Sömürgecilik ya da Achebe’nin kitabın sonunda bölgedeki sömürge komiserinin tüm bu süreci anlatmayı planladığı kitabının adını koyduğu üzere “Aşağı Nijerya’daki İlkel Kabilelerin Etkisizleştirilmesi”. Etkisizleştirilme.

Kitabın haliyle en ilgi çeken yanlarından biri de ilkel bir kabilenin yaşam tarzıyla, gelenekleriyle, dünyaya bakışıyla ilgili birçok şey anlatması. Örneğin “sati” denen bir gelenek, yani ikiz bebek doğurmanın bir nevi lanet, tanrılara karşı işlenen bir günah olarak kabul edilmesi ve ormanda ölüme bırakılmaları. (Daha sonra misyonerler geldiklerinde bu çocukları alıp kurtarırlar, aynı zamanda toplum tarafından tarafından dışlananları da aralarına kabul ederler.). Başka bir gelenek olarak kendini öldüren insanları toprağa gömmemeleri, kendini öldürmek bir günah olarak kabul edildiği için bu insanların gömülmesi tanrısal bir varlık olan toprağa saygısızlık olacaktır; böyle ilkel kabilelerde de en korkulan şeylerden biri tanrısal güçleri korkutmaktır. Yahut doğayla, hayvanlarla ilgili bazı meselelerle ilgili fablvari hikayeleri. Bir diğer ilginç şeyse kabilelerin inanç sistemidir. Kendi içinde bir tür çok tanrılılık barından bir tek tanrı inançları vardır. Küçük tanrılar ya da yarı tanrılar diyebileceğimiz diğer tanrıların her şeyin üstünde olan bir baş tanrı tarafından yaratıldığı bir sistem, ayrıca bunların yanında bir de herkesin kişisel tanrısı, yani “çi”si.

Uygarlaştırma adı altında bir toplumun, bir kültürün nasıl parçalandığının acı hikayesinin anlatısı ve sert bir eleştirisi olan bu kitap, okumaya değer, oldukça başarılı bir modern klasik. Alın, okuyun, ona kitaplığınızda bir yer açın.

Alıntı için Okonkwo’nun karakterini anlatan bir paragraf seçtim.

“Bir kralın ağzına bakınca,” dedi yaşlı bir adam, “annesinin memesini hiç emmediğini düşünürsün.” Büyük bir yoksulluktan ve talihsizlikten sonra bir anda klanın beylerinde biri haline gelen Okonkwo’dan bahsediyordu. Yaşlı adamın Okonkwo’ya karşı kötü hisleri yoktu. Hatta gayretli ve çalışkan olmasından ötürü ona saygı duyuyordu. Ama çoğu insan gibi o da Okonkwo’nun kendisi kadar başarılı olamayanlara gösterdiği sert tepkilerden rahatsızdı. Bir hafta önce, yaklaşmakta olan geleneksel bayramlarında yapılacakları görüşmek üzere düzenledikleri bir klan toplantısında bir adam onun fikrine karşı çıkmıştı. Okonkwo adamın yüzüne bile bakmadan, “Bu toplantı erkekler için,” demişti. Ona karşı gelen adamın hiç unvanı yoktu. Ona bu yüzden kadın muamelesi yapmıştı. Okonkwo bir adamın maneviyatını nasıl çökerteceğini biliyordu.

Oğuzhan M. Şahin

Tarih Yazar Oğuzhan M. Şahin in DÜNYA EDEBİYATI, KİTAP Yorum Yap

Bütün Kadınların Kafası Karışıktır

ece temelkuran bütün kadınların kafası karışıktırBu akşam kafanızı ne kadar güzel olduğuyla ütülemeye çabalayacağım kitap: Bütün Kadınların Kafası Karışıktır. 

Kitap ilk baskısını İletişim Yayınlarından 1996 yılında yapmış, şu günlerde Everest Yayınları tarafından basılıyor ve Ece Temelkuran imzası taşıyor. Kitap ayrıca yazarın ilk kitabı olma özelliğini de taşıyor.

Sevgili Temelkuran, incecik kitaba çok büyük duygular yüklemiş. Göründüğünden çok daha büyük olan bu kitap, kafası karışık bir kadının haykırışı gibi. Kitabın içinde Fidel var,  Baba var, Anne var, Alara var,  kadınları intihara sürükleyen bazı kadınlar var. Anne iyi mesela, Alara da öyle, peki ya diğerleri?

Kadınları intihara sürükleyen kadınlar hepimizin hayatında var aslında, bir erkek için başka bir erkek olabiliyor tabii bu ya da başka bir kadın. Yazar kendi kadınlarını anlatmış burada. En yakınları belki o dönemler, ama kesinlikle kendisine en kötü gelenler.

Fidel ile yaşadıkları, bu konudaki şiirler ya da anlatılar, baskın bir adamın karısı olmanın zorlukları gibi. Aslında sanırım bir noktada Türk aile yapısı. Belki de bunu ben uydurdum ama bana öyle geldi.  Mutfağın bir kadının -maalesef- sığınağı olduğunu hepimiz bir noktada düşünmüyor muyuz zaten?

Bir kadının arkadaşlarına anlattığı hikayeler de var, genellikle üzücü, inanması güç.

Kitapta bir ilk kitap heyecanı olduğunu hissediyorsunuz. Kitap her şeyi veriyor size bir noktadan sonra. Uzun uzun cümlelerden kaçınıyor yazar ve duygularını net bir şekilde anlatıyor aslında.  Elinizdeki kitap size her şeyi veriyor açık açık, kafası karışık bir kadının her şeyi anlatabileceği gibi.

BİZ ÖLÜNCE -SİZ SUSUYORSUNUZ YA, BİZ ONDAN ÖLÜYORUZ İŞTE- ÖLÜNCE BİZ, KARŞISINDA DURUP SUSACAĞINIZ KİMSE OLMAYACAK. SİLAHLARINIZLA YALNIZ BAŞINIZA KALACAKSINIZ.

HOŞÇA KALIN.

-Bu yazıyı okumayanlar kitabı ilk açtıklarında bunu okusalar mesela, ne kadar güzel olur.-

Aslında bu kitabı bir kadın tanıtsa daha iyi olurdu, nasıl güzel etkilemiştir di mi şimdi onu?

Mehmet Erhan Üras

Tarih Yazar Mehmet Erhan Üras in KİTAP, TÜRKÇE EDEBİYAT Yorum Yap

The Artist Is Present

poster_marina_abramovicYaşayan en büyük sanatçılardan olan Marina Abramovic’in 2012 senesinde New York’taki Museum of Modern Art (MoMA)’ta verdiği retrospektif sergisinin hazırlığını anlatan bu belgesel, HBO kalitesiyle kitlelerin beğenisine sunuluyor. “Performans Sanatının Büyükannesi” diye adlandırılan bu büyük sanatçının erken dönem eserlerinden son performansına uzanan bir anlatım yapısı benimseyen belgesel, hem sanatçıyı genel çerçevede tanıtıyor, hem de sanatçının retrospektifi doğrultusunda gelişimini izleyiciye gösteriyor. Tartışmalı konulara liberal bir bakış sağlayan HBO, bu sefer geleneksel sanata meydan okuyor, ve Abramovic’in hayatı üzerinden sanatçı ile birlikte tek bir soruya yanıt veriyor: “Bu sanat mı?”

Bir galeri. 6 saat boyunca hareketsiz ve tamamen tepkisiz yatan Marina. Yattığı yerin yanında bir masa, üstünde ona ya zevk verebilecek, ya da acı sevk edecek 72 gereç. İçlerinde bir gül, bal dolu bir kavanoz, kırbaç, makas, bir silah ve tek bir kurşun. Sanatçıya istenildiği gibi davranma özgürlüğü seyirciye 6 saat boyunca tanınıyor. Marina ölmeyi göze alıyor. (Rhythm 0, 1974)

Rhythm 0'dan bir kaç kare.

Rhythm 0′dan bir kaç kare.

Bunun gibi daha çok basit ve kompleks performans sergileyen Abramovic, aslında geleneksel sanat eğitimi görmüş, Yugoslavya doğumlu, New York’ta yaşayan bir sanatçıdır. Performanslarında beden ve zihnin sınırlarını metafiziksel boyuta taşıyan Abramovic, çoğu zaman bu analizi sanatçı ile izleyici arasındaki ilişki üzerinden yapılandırır.

Uzun metraj, Marina’nın şu ana kadar gerçekleştirdiği en büyük sergiyi, kendi hayatının izleğinde sanatının retrospektifini belgeler. Belgeselin ilk kısmı sanatçının hayatına odaklanıyor. Erken dönem işlerinden, kendi başına gerçekleştirdiği Rhythm’ler, eski kocası, yine performans sanatçısı Ulay ile birlikte yaptığı işlerine uzanan bu kısım, böylece izleyicinin Marina’nın kimliği ile sanatı arasındaki ayrımı gözlemlemesini sağlıyor. Sık sık farklı performanslara değinen bu kısım, bizlere Marina’nın hayatının kısa ama geniş bir panoramasını çiziyor. İkinci kısım ise tamamen MoMA’daki sergiye hazırlandığı dönemi, ve sergi sırasındaki ‘şu ana kadar en büyük işi’ diye adlandırılan, retrospektif ile aynı isimli “The Artist Is Present” performansını dokümanlıyor. Bu performans oranının üstünde o kadar büyüktür ki, Marina 3 ay süresince, toplam 736 saat boyunca bir sandalyede oturur. Karşısındaki sandalyeye oturan izleyici ile süre koşullandırılması olmadan, bazen saatlerce göz göze bakar. 1500 üzerinde ziyaretçi ile tamamlanan bu eser, Marina’nın en uzun, ve en zor eseri olarak adlandırılır. MoMA’nın her 6 katını birden kaplayan bu retrospektif, müzenin tarihindeki en çok ilgi çeken sergilerden biri oluyor.

"The Artist Is Present” adlı eserinden bir kesit.

“The Artist Is Present” adlı eserinden bir kesit.

Çağdaş Sanat’ın içinde şu sıralar gittikçe ön plana çıkan Performans Sanatı’nın yaşayan en büyük ismi olan Marina Abramovic’in hayatını ve eserlerini, dramatik bir üslupla işleyen belgesel, mutlaka izlenmeli.

Not: Bu filmi izleyip beğenirseniz, mutlaka Sanatçının 2005 Kasımında Guggenheim Müzesinde gerçekleştirdiği “Seven Easy Pieces” adlı çalışmasına göz atın.

9/10

Mert Eney

Tarih Yazar Mert Eney in AMERİKAN SİNEMASI, FİLM Yorum Yap
Önceki  1 2 ... 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 ... 34 35   Sonraki