Belgelerim

"Tahminimce yine o anda bütün dini duygularım da uçup gitti. Bir daha hiçbir zaman Tanrı'nın varlığına ilişkin oyalayıcı mantık yürütmelere girişmedim, belki de sonradan Devamı

Söyleşi: Ahmet Büke

  Çok sevdiğimiz Ahmet Büke ile bir söyleşi yaptık. Lafı uzatmadan sizi söyleşi ile baş başa bırakıyoruz. Birkaç yıldır "Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi" adı altında on8blog'ta yazmaktasınız. Devamı

Tatar Çölü

Yazgı ne kadar gerçektir? Gerçekten dünyada şu ana kadar yaşamış o kadar insan belirli bir senaryoya bağlı kalarak mı yaşadı? Yani kimse biraz daha Devamı

Son Zamanlarda Ne Okudum

Merhabalar. Düşündük de, belki böyle belirli aralıklarla toplu bir şeyler yazsak güzel duracak. Bir yerden başlayalım dedik; ilk de ben yazayım dedim. Bundan sonraki yazılarda Devamı

Keçi Dağı

Keçi Dağı, Alaska yerlisi bir ABD vatandaşı olan David Vann'ın 2013 yılında yayımlanan romanı. Türkçeye çevrilip ülkemizde yayımlanması ise 2014 yılının sonuna doğru, Eylül Devamı

Belgelerim

"Tahminimce yine o anda bütün dini duygularım da uçup gitti. Bir daha hiçbir zaman Tanrı'nın varlığına ilişkin oyalayıcı mantık yürütmelere girişmedim, belki de sonradan Devamı

Dünya Ağrısı

Ayfer Tunç’un yazarlık hayatının yirmi beşinci yılını tamamlamasıyla yayınlanan dördüncü romanı Dünya Ağrısı, hem yazar için hem de Türk Edebiyatı için önemli değişimleri simgeleyen sarsıcı bir metin. Ayfer Tunç’un diğer romanlarından (ve hatta öykülerinden) çok daha karamsar bir havaya sahip olan Dünya Ağrısı, depresif karakterleri ve karanlık mekan seçimleriyle bu duyguyu okuyucuya son derece başarılı yansıtmış. Aynı zamanda kitabın basıldığı Can Yayınları tarafından da oldukça önemli bir yayın olma özelliği gösteriyor Dünya Ağrısı—Can Yayınları, bu kitapla birlikte artık klasikleşmiş beyaz, tek resimli kapaklarını terk edip, daha öznel kapak tasarımlarına yöneldi. Böylece, hem Ayfer Tunç gibi nüfuslu bir yazar için, hem de Can Yayınları gibi önemli bir yayınevi için bir ilk kitap olma özelliği taşıyor Dünya Ağrısı.

Açıkçası Dünya Ağrısı’nı okuma nedenim çoğunlukla Can Yayınevi’nin bu tarihi anına tanık etme isteğimden doğdu. Sonuçta kurulduğu 1981 yılından beri sadece belirli bir şablona göre kapak hazırlayan bu ikonik yayınevinin kendi tasarım politikalarını terk etmesi şaşırılacak bir durum. Lâkin, bu vesileyle Ayfer Tunç gibi çok önemli bir Türk yazarla tanıştım, ve açık yüreklilikle belirtebilirim ki, yazarın kendine özgü dili ve kurmaca dünyası beni oldukça etkiledi. Özellikle Tunç’un bu romanında kendi dil kabiliyetinin ve simgesel anlatımının doruğuna çıktığını söyleyebilirim. Yazarın sözcük seçimleri ve anlatım yapısı hep karamsar bir yazım dili oluşturmak için kullanılmış, ve bu sayede içimizi sıkan, bizleri boğan cümleler roman boyunca sakınılmadan kullanılmış. Metnin bu özelliği dolayısıyla Tunç’un okuyucuyu düşünmeden, salt edebiyat için yazdığının kanısındayım. Böylece Dünya Ağrısı’nın son derece karamsar yapısı bakımından ancak Sartre ya da Yusuf Atılgan gibi yazarların romanlarıyla karşılaştırılabileceğini düşünüyorum.

Dünya Ağrısı aslında Mürşit’in romanı. Belirtilmeyen bir Orta Anadolu kentinde, babasından kalma, şöhretten düşmüş eski bir otel işletmek zorunda bırakılan Mürşit, hayatı boyunca mutluluk nedir bilmeden yaşamış bir karakter. Ayfer Tunç, romanında Mürşit’in hayatından bir kesit sunmuş bizlere—yaşlılığa girerken Madenci ile kurduğu ortak kederden doğan dostluk, hayata karşı hala hırslı oğlu ile kavgaları, eşiyle hiçbir zaman paylaşamadıkları aşk. Ana karakterin yan karakterler ile kurduğu ilişkiler üzerinden geliştirilen yalnızlık ve yabancılaşma teması, beni, etrafımdakilerle kurduğum ilişkilerimi sorgulamaya itti. Ayfer Tunç’un da burada amacının, zamane hastalığı olarak nitelendirilen ‘dünya ağrısı’ kavramını, kendi hayatımızda fark etmemiz yönünde olduğunu düşünüyorum. Bir bakıma burada yazar, okuyucuya kendisini tanıtarak, bilmediği özellikleri yüzüne vuruyor—bu sebepten ötürü de romanın oldukça rahatsız edici olabileceğini de belirtmem gerek.

Aynı zamanda Ayfer Tunç’un kullandığı dilin, oluşturduğu bu karamsar kurgusal düzenle birebir gittiği kanısındayım. ‘işkence’, ‘zehir’, ‘bakımsız’, ‘çirkin’, ‘hastalıklı’ gibi olumsuz ve rahatsız edici kelimeleri sakınmadan kullanan yazar, aynı zamanda intihar ve ölüm gibi temaları da enine boyuna tartışarak bizlerin genellikle alışık olmadığı, özgün bir yazım dil oluşturmuş. Başta alışmakta güçlük çeksem de, roman ilerledikçe ben de Tunç’un sözcük seçimine yatkın hale geldim, ve her geçen sayfayla dilini tekrar tekrar takdir ettim. Özellikle Türk Edebiyatı’nda kendine önemli bir yer edinmenin kullanılan dilin özgünlüğüne bağlı olduğunu düşünüyorum ve bu bağlamda Ayfer Tunç’un oldukça göz ardı edildiğini söyleyebilirim. Yazarın Dünya Ağrısı’nda kullandığı dil adeta depresyonu bir karakter olarak bizlere sunuyor ve bu özelliğiyle kesinlikle takdire şayan bir yazar Ayfer Tunç.

setrvgadgAyrıca Dünya Ağrısı’nın çeşitli Dünya Edebiyatı Klasiklerinden de oldukça beslendiğini romanı okudukça fark ettim. Mürşit’in otelinde ve kentinde son derece mutsuz olmasına rağmen bir türlü yaşadığı yeri terk edemeyişi bana Tatar Çölü’nün baş karakteri Teğmen Drago’nun görev aldığı kaleyi, nefret etmesine rağmen yıllar boyu bırakamamasını hatırlattı. Aynı zamanda, Mürşit’in çocukken arkadaşlarıyla katıldığı bir linç eyleminin de bana Sineklerin Tanrısı’nı hatırlattığını söyleyebilirim. Yazarın dilinin de yine Yusuf Atılgan’dan biraz olsun nasibini aldığı kendini belli ediyor.

Ayfer Tunç ile beni tanıştıran Dünya Ağrısı’nın hem konusuyla hem de diliyle son dönem Türk Edebiyatı’nın oldukça önemli bir eseri olduğunu düşünüyorum. Özellikle yazarın yarattığı pesimist havaya karışmış umutsuz karakterlerin çok başarılı olarak okuyucuya aktarıldığına inanıyorum. Yer yer bu karamsar yapısıyla roman bizleri kendinden uzaklaştırabilse de bunun son derece yerinde kullanılmış bir edebi tarz olduğunu söyleyebilirim. Aynı zamanda hem Ayfer Tunç’un yazarlık hayatında Türk Edebiyatı bakımından, hem de Can Yayınları’nın kapak politikası doğrultusunda Türk yayıncılık tarihi yönünden, bir değişimi simgeleyen Dünya Ağrısı, bu yılın en önemli kitabı olmaya aday üstün bir roman.

Mert Eney

Tarih Yazar Mert Eney in KİTAP, TÜRKÇE EDEBİYAT 1 Yorum

Kayıp Kentin Radyosu

“Yürüdüler, zincirlerle, ufka doğru.”

Kayıp Kentin Radyosu‘nun Perulu yazarı Daniel Alarcon  ülkesinin başkenti Lima’da dünyaya gelmiş; ancak 3 yaşından itibaren ABD’de yaşayan ve dolayısıyla da İngilizce yazan bir yazar. Daha önce “War by Candlelight” adlı bir öykü kitabı yayımlanan Alarcon’un ilk romanı Kayıp Kentin Radyosu. 2006 yılında daha önce hiçbir kurmaca eseri yayımlanmamış Amerikalı yazarların ilk öykü ya da hikaye kitaplarına verilen Pen Hemingway Ödülü finalisti olan “War by Candlelight”ın ardından Kayıp Kentin Radyosu ile 2008 yılının PEN Kurgu Edebiyat Ödülü’nü kazanmış. Amerika Birleşik Devletleri’nde 2007 yılında yayımlanan roman dilimize Süha Sertabiboğlu tarafından çevrilip Ayrıntı Yayınları tarafından 2013′te basılmış. Aynı zamanda yazarın ikinci romanı Geceleri Daireler Çizerek Yürürüz de yine Ayrıntı tarafından bu sene okurlara sunulmuş.

Roman yaklaşık on yıldır, kimi zaman şiddetli kimi zaman durgun seyriyle bir iç savaşın süregeldiği adı verilmeyen bir ülkede geçiyor. Şehirlerin yahut başka hiçbir yerin de adı yok. Savaş sürerken devlet yönetimi başkentten cangılın en içlerindeki en küçük köylere kadar bütün yerleşim birimlerinin eski adlarının terk edilip numaralandırılmasına karar vermiş. Yine de Peru’daki on yıl kadar süren iç savaş günlerinin bir yeniden yaratımı olduğunu söyleyebiliriz bunun; o topraklarda geçtiği belli olan ama yine de oranın adını vermeyen bir hikâye.

Kayıp Kentin Radyosu, romana adını veren bir radyo programı. Hükumetin her türlü yıldırıcı politikaları, uygulanan sansürler vesaire nedeniyle tek radyo kanalı kalan, o kanalda da her türlü yayının istenildiği gibi yapılamayan ülkenin en sevilen radyo programı. Yıllardır süren bu karanlık günlerde, hatta daha öncesinde de olabilir, birbirlerini kaybeden insanların bir araya gelmesini sağlamaya çalışıyor Kayıp Kentin Radyosu. Yıllar önce çocuklarını, kardeşlerini, annelerini, babalarını, sevgililerini, arkadaşlarını ya da herhangi bir başka yakınlarını kaybetmiş umutsuz insanların her Pazar günü telefonlarla bağlanıp aradıkları insanların adlarını söyledikleri bir program, zaman zaman da gerçekten insanlara birbirlerini buldurmayı başaran. Sunucu ise Norma adında bir kadın, ülkede yaşayan neredeyse kimsenin yüzünü görmediği ama herkesin sesinden tanıdığı Norma ve herkes tarafından sevilen nadir insanlardan. Aslında Norma da dinleyiciler gibi arayış içinde. Yıllar önce ortadan kaybolan kocası Rey’i arıyor o da. Programı da biraz bu yüzden yapıyor, her hafta içinde Rey’in onu dinliyor olabileceği umuduyla. Roman da, Norma’nın programına katılmak üzere cangıldaki 1797 adlı(numaralı?) köyden elinde epey uzun bir listeyle Victor adlı küçük bir çocuğun radyo binasına gelmesiyle başlıyor.

İsyancı örgütün adı İllegal Lejyon (İL). Gerçi zaman zaman gerçek olup olmadığı tartışılan bir örgüt İL, bu korku ülkesinde hükumet tarafından yaratılan bir yanılsama olduğunu söyleyecek kadar ileri gidiyor bazı roman karakterleri. Ama her şeyin fazlasıyla gerçek olduğu su götürmez. Hüküm süren karanlık, ülkenin her yerinde görülebilen yıkım, her bireyin içine işlemiş dibe çökmüşlük romanın başından sonuna kadar gözlemlerle, yaşananlarla ve hatırlananlarla sürekli olarak sürekli olarak canlı halde tutuluyor. O günlerle ilgili fazlasıyla araştırma yaptığı anlaşılıyor Alarcon’un. Yazar, neredeyse her biri arayış içinde olan karakterleri aracılığıyla bir ülkenin karanlık geçmişine sıkça dokunarak bütün o yılları okur için baştan yaratıyor.

Bütün bir iç savaşın içinde (hatıralar, rüyalar, kabuslar sayesinde on yıllık zamanın her noktasına gidip gelebilen) bir gözlemci gibi karakterden karaktere, zihinden zihne dolaşırken bütün bu yaşananları sadece toplumsal çerçeveden anlatmıyor, bunun da ötesine geçerek farklı farklı karakterlerin hayatları üzerinden anlatıyor. Bunca yıl süren bir iç savaşın sadece bir ülkeyi değil bütün bir halkı yıkıma sürüklediğini ve hatta teker teker bireyleri, bireysel dünyaları darmadağın ettiğini anlatıyor Alarcon. Toplumsal/politik bir arka planı alıp onun önüne yerleştirdiği bireylerin hikâyelerini (sadece savaştan ve mücadeleden değil aşklardan, korkulardan, özlemlerden ve başka birçok içsel meseleden beslenen hikâyeler bunlar, bireylerin oldukları da bireysel yani) bize gösteriyor. Tabii bütün bu bireysel yaşantılar da bu arka plandan kopuk bir başka düzlemde gerçekleşmiyor, mutlak şekilde olmasa da bir iç içe geçmişlik var. Bu sayede tek katmanlı bir siyasi roman olmanın ötesine geçip güzelliğine güzellik katan bir çok katmanlılığa kavuşuyor Kayıp Kentin Radyosu. 

Bir ilk roman için gayet ustaca oluşturulmuş bir kurgu ve derinlemesine bir anlatı sergilemekle kalmıyor Daniel Alarcon, karşımızdaki aynı zamanda çok sesli bir roman. Bu çok seslilik de yine bir yazar başarısı; hem sadece var olmasıyla değil, çok etkin ve etkileyici bir şekilde kullanılmasıyla. Üçüncü kişi perspektifinden oluşturulan anlatım roman içinde ana karakterler arasında dolaşarak, zaman zaman çok ani geçişlerle üstelik, odak noktasını sıklıkla değiştiriyor. Her biri aynı zamanda birer gözlemci, yaşananların tanığı olan bu farklı karakterler arasında geçişlerle de ortaya farklı bakış açıları ve farklı dünya algıları ortaya çıkıyor. Hikâye birbirinden pek kopuk olmayan ama bir yandan da hepsi birbirinden farklı kişiliklere sahip bu karakterlerin arasında dolaşıp dururken bize de kendisini farklı seslerle anlatıyor. Hem de anlatımın akışını, doğallığını hiç bozmadan, hatta daha da parlatarak. Zaten başarılı bir şekilde oluşturulmuş bir çok sesliliğin bir romana ışık katmaması mümkün değil.

Daniel Alarcon okurunu birbirine uzak, farklı yaşamlara ait karakterlere ama aynı zamanda iç içe geçmiş ya da bilinmeden de olsa kesişen yaşantılara götürüyor. Bir ülkenin, bir halkın karanlık geçmişinde, yıkılmış şehirlerde, gizemli bir cangılda dolaştırıyor. Korkunç hapishanelerin, savaşın, işkencelerin, isimsiz ve mezarsız ölülerin arasından çarpıcı öyküleri çekip çıkarıyor. Kaldı ki kaybettikleri bir şeyleri arayıp duran bu insanların öyküleri binlerce kilometre uzakta geçse de aslında bu coğrafyanın öykülerinden pek farklı değil.

“Söylenen, bir katliamın, toplu mezarlar ve anonim ölüler biçiminde bir zafer kutlamasının olduğuydu; savaşan taraflardan birinde artık ölmeye hazır insan kalmamışsa savaşın bitmiş olmasının bir anlamı var mıydı ki?”

Oğuzhan M. Şahin

Tarih Yazar Oğuzhan M. Şahin in DÜNYA EDEBİYATI, KİTAP Yorum Yap

Sevgili Arsız Ölüm

sevgili-arsiz-olum_avatar_orjMerhaba sevgili değirmenbekçisi okuyucuları. Bugün size tanıtacağım kitap, hala edebi ününü korumakta olan, benim için çok özel bir roman – Sevgili Arsız Ölüm.

Kitabın şu anki baskısı canımız İletişim Yayınları tarafından yapılmakta. 1980 kuşağının en önemli Türk yazarlarından biri sayılan Latife Tekin’in ilk romanı olan Sevgili Arsız Ölüm, köy ile kent arasındaki sosyoekonomik farklılıkları işleyen konusuyla Türk toplumsal tarihine güçlü ve öznel bir ışık tutuyor. Bu roman ile Tekin, Türk Edebiyatına yeni bir bakış açısı kazandırmıştır. Ne kadar modern bir klasik sayılsa da, Sevgili Arsız Ölüm’ün günümüzde benim kuşağım tarafından pek bilinmediğini, bilinir gibi olsa da unutulabildiğini görüyorum. Eseri bu yüzden tanıtma gereği duydum, tekrar hatırlamak ve hiçbir zaman unutmamak için.

Romanın ana karakterlerini oluşturan Aktaş ailesinin köy-kent arasında kalmışlığını ve böylece iki uzamdan da yabancılaşmasını şiirsel bir dille okuyucuya aktaran Tekin, kurmaca ve gerçek arasındaki paralellikle romanına yarı-otobiyografik bir özellik kazandırmıştır – Latife Tekin’i tanımam doğrultusunda, bunun yerinde bir çıkarım olduğunu söyleyebilirim. Romanda çeşitli Orta Asya inanışlarının ve geleneklerinin yoğun varlığı ile Tekin’in özgün şiirsel anlatımının harmanlanmasıyla ortaya çıkan metnin, Marquez-vari bir Büyülü Gerçekçilik anlayışıyla okunabileceğini düşünüyorum. Latife Tekin’in anlatımı kadar karakterlerinin de izine Türk Edebiyatında daha önce rastlamadım. Bu anlatım farklılığının bu ilk kitaba üstün bir roman kimliği kazandırdığını düşünüyorum. Ayrıca yazarın kendisinden sonra gelen romancı ve öykücüleri oldukça etkilediğini, güncel eserleri takip ettiğimden, açık yüreklilikle söyleyebilirim.

Sevgili Latife Tekin’i de yakinen tanıma ve kendisiyle konuşma onuruna eriştiğim için, roman ve yazar hakkında ortalama bir okurun sahip olduğundan biraz daha derinlikli bir bilgi birikimine sahibim ve romanı da bu bilgilerim doğrultusunda okuduğumu söyleyebilirim. Bu sebeple kitabı derinlemesine inceleyip özümseme imkanı buldum. Düşüncelerimi ise yazımın devamında paylaşacağım.

Roman, Aktaş ailesinin Alacüvek Köyü’ndeki hayatlarının anlatımıyla başlar. Halk hikayelerinin ve folklorik motiflerin özellikle yoğun olarak aktarıldığı bu kısımda masallar, cinler, periler ve düşler roman karakterlerine ve nesnelerine yansır, adeta okuyucu karşısında vücut bulur. Doğa ve doğaüstü dünyanın bir arada işlendiği romanın bu kısmında, Aktaş ailesi ile tanışırız. Ailenin yeknesak yapısı ile sürekli değişen ilişki dinamikleri arasında her karakter sürekli bir kimlik ve varlık yapbozu içerisindedir. Yazar Latife Tekin’in Türk Edebiyat dünyasının alışılmış aile yapısından bu denli farklı olması tesadüf değildir. Tekin, bir kameraman gibi her karakterin üzerinde belirli bir süre geçirdikten sonra diğerine objektifi çeviren bir anlatım yapısı benimsemiş bana göre. Metnin de böylece kendi içinde büyüyen farklı karakter anlatımlarının oluşturduğu, lineer düzenden oldukça uzak bir yapı gösterdiğine inanıyorum. Karakterler ne kadar ayrıksı bir yapı gösterse ve öyle anlatılsa da, verdikleri mücadele ortaktır — her biri, gelenek ve modernite, köy ve kent arasında sıkışmış bireylerdir. Latife Tekin’in kendine özgü dili, adeta romanın konusu ile özdeş bir birliktelik içindedir. Romanın karakterleri gibi Tekin’in dili de geleneksel yapı ile modern biçimin bir karması olarak bize aktarılır. Tekin ne kadar Alacüvek Köyü’nün konuşma dilini ve geleneksel temaları eserine yansıtsa da, aynı zamanda modern romanın anlatım biçimini de benimsemiştir. Bu anlatım biçimiyle Latife Tekin, Atiye’nin öznelleştirdiği ‘ölüm’ figürüne okuyucu karşısında varlık kazandırır ve roman boyunca birebir olarak ona hitap eder - Sevgili Arsız Ölüm dolayısıyla anlam kazanır.

Latife Tekin ile Gümüşlük Akademisi’nde bir akşam konuşurken, ilk kitabının çok büyük bir beğeniyle karşılandığını anlatmış, hatta Sevgili Arsız Ölüm yayımlanmadan, yaratacağı büyük ilgiden etkilenmemek için ikinci romanı Berci Kristin Çöp Masalları’nı yazdığını söylemişti. Bir kitabın bu denli büyük çaplı bir etki yarattığını unutmadan Sevgili Arsız Ölüm’ü okuduğumu söyleyebilirim – şöhretini her zaman hak edecek bir üstün roman olduğunu da açık yüreklilikle belirtebilirim. 80’lerin süre getirdiği politik hareketin içindeyken, polisten kaçtıkça kapanıp okuduğunu, Yaşar Kemal gibi köy-kent ayrımını şiirsellikle anlatan yazarların diline üstün bir dikkat gösterdiğini de söyleyen Latife Tekin, kendi yazı dilini oldukça düşünerek oluşturduğunu vurgulamıştı.

Kadının, köyden kente göçün, yoksulun ve her şeyden önce insanın etkileyici bir güzellikte betimlendiği Sevgili Arsız Ölüm’ün, Türk Romanı için bir devrim niteliğinde olduğunu düşünüyorum. Latife Tekin, kendine özgü diliyle ve daha önce işlenen bir konuya tamamen farklı bir yorum getirmesiyle, kuşaklar boyu gelecek okurları ve yazarları etkisi altına alacağı bana göre su götürmez bir gerçektir.

Çok açık yüreklilikle söyleyebilirim ki, Sevgili Arsız Ölüm şu yaşıma kadar okuduğum en etkileyici beş kitap arasına girer. Baştan sona hayret içinde okudum, nasıl böyle bir roman olabilir diye. Lütfen, bu klasiği henüz okumadıysanız en yakın zamanda kendinize hediye alın, edebiyata bakışınız değişecek.

 

‘‘-Vapur gidiyor mu, gitmiyor mu?

-Gitmiyor.

-Gidiyor, kız.

Vapur gitmiyordu. Kocaman evler, ağaçlar, insanlar geri geri yürüyordu.’’ (Tekin, 75)

 

Mert Eney

Tarih Yazar Mert Eney in KİTAP, TÜRKÇE EDEBİYAT Yorum Yap

Swastika Geceleri

Swastika-GeceleriSwastika Geceleri 1937 yılında, Hitler henüz hayattayken yazılmış bir roman. Ancak uzun süre gözardı edilen bu kitabın dikkatleri üzerine toplamasını sağlayan asıl olay 1985 yılında Feminist Press tarafından yeniden basılması olmuş. Bu basımın ardından Swastika Geceleri‘nin adı büyük anti-faşist distopyalarla beraber anılmaya başlamış. Roman aynı zamanda en önemli feminist distopyalardan biri olarak görülüyor. Romanın feminizm düşüncesinin en büyük savunucularından Katharine Burdekin tarafından yazıldığı 80′li yıllara kadar gizlenmiş, kitap “Murray Constantine” takma ismiyle basılmış.

Romanı İngilizce aslından dilimize Mehtap Gün Ayral çevirmiş ve ülkemizde Encore Yayınları tarafından 2014 Ağustos’unda 2. baskısını yapmış. Aynı zamanda 1985 Feminist Press baskısındaki Daphne Patai tarafından yazılmış olan önsöz de kitabın içinde yer almakta.

Bir distopya olduğunu belirtmiştim. Romanın konusundan/olay örgüsünden bahsetmek yerine olayların yaşandığı ortamdan, durumdan ve atmosferden bahsetmek gerektiğini düşünüyorum. Her şeyden önce gerçekten korkunç bir karanlık resmedilmiş, bir kara ütopyanın gidebileceği kadar dibe gidilmiş denebilir. Olaylar Hitler’den sonra (tarihin “Hitler’den sonra” olarak belirtilmesi önemli)  yedinci yüzyılda geçiyor.  Hitler’in hayaller (ya da planları denebilir) gerçek olmuş, Alman imparatorluğu dünyanın büyük bir kısmını ele geçirmiş ve kendi düzenini kurmuştur. İki kutuplu bir dünya vardır, Asya ve Afrika kıtaları nazist Alman İmparatorluğunun toprağı, diğer kıtalar ise (yine büyük ölçüde totaliter ve militarist bir rejime sahip olduğunu karakterlerin konuşmalarından öğrendiğimiz) Japon İmparatorluğunun toprağıdır. Alman imparatorluğu bildiğimiz nazizm ideolijisinin olabildiğince keskinleşmiş haliyle yönetilmektedir. Sınıflı bir toplum yapısı vardır. Bu yapıyı anlatmak için romanın en başında geçen Alman şövalye kanunlarını aktaracağım.

“Kurtçuktan üstün olan bir kadın gibi,
Üstündür erkek de kadından.
Kurtçuktan üstün olan bir kadın gibi,
Üstündür kurtçuk da Hıristiyan’dan.
Ve yoldaşlarım, yeryüzünde
Kımıl kımıl kaynayan en alçak şey,
En kötü, en pis şey
Hıristiyan bir kadındır.
Ona dokunmak bir Alman erkeği için
En büyük lekedir.
Onunla konuşmak sadece utanç kaynağıdır.
Bunların hepsi dışlanmıştır, kadını, erkeği, çocuğu.
Oğullarım! Unutmayasınız bunu!
Acılar içinde can verirken ya da işkence görürken, 
ya da ölümüne kanınız akıtılırken.”

“Üstündür erkek kadından
Ve üstündür Nazi, bütün yabancı Hitlercilerden.
Nazi yabancı Hitlercilerden üstündür
Ve Şövalye de Nazi’den üstündür.
Şövalye Nazi’den üstündür,
Ve Führer (Hitler’in kutsadığı)
Bütün Şövalyelerden üstündür.
Onlunun iç halkasından bile üstündür.
Führer bütün Şövalyelerden üstündür
Ve Tanrı, Efendimiz Hitler, Führer’den üstündür.
Ama Gök Gürültüsü Tanrısı ve Efendimiz Hitler,
Hiçbiri rakipsiz değildir,
Hiçbiri kumandan değildir,
Hiçbiri boyun eğmez.
Bu kutsal gizem içinde ikisi de eşittir.
Onlar Tanrılardır.”

Yani artık 700 yıl sonra Nazi Almanya’sında Hitler bir tanrı olarak görülmektedir. Bunun oluşmasını sağlayan da romanın ilerleyen sayfalarında Alman Şövalyelerinin birinin ağzından dinleyeceğimiz tüm geçmişi ve gerçekliğinin ortadan kaldırılıp  yerine yeni bir tarih ve gerçeklik yaratılması sürecidir. Bu süreçte bütün geçmişle ilgili bilgiler içerebilecek bütün kitaplar, resimler, fotoğraflar vesaire yani her türlü sanat eseri (klasik müzik dışında) ortadan kaldırılmış geriye sadece, Hitler incili ve teknik bilgiler içeren kitaplar kalmıştır.  Ama bu İmparatorluğun tek kötü yanı kitapların yakılması değildir. Yukarıdaki kanunlarda sözü geçen toplum yapısı romanın en önemli meselesidir. Öncelikle Hıristiyanlar artık belli bir dine inanan bir kitle olarak değil de bir ırk olarak anlaşılmaktadır. Bunda da bahsettiğim geçmişin yok edilmesi süreci etkilidir. Ve Almanya imparatorluğunda artık Nazi dini ya da Hitler dini diyebileceğimiz bir dine inanılmaktadır. Bu dinin tanrıları Gök Gürültüsü Tanrısı ve Hitler’dir. Hitler, Gök Gürültüsü Tanrısı’nın oğludur ve onun kafasından infilak ederek oluştuğuna inanılmaktadır. Yani bir kadın tarafından doğurulmamıştır, ki en önemli nokta bu. Çünkü artık egemen algı kadınların erkeklerle eşit olmadığı, daha da ötesi kadınların erkeklere aynı türden, yani insan olmadığı yönündedir. Bu nedenle bir Tanrının bir kadın tarafından dünyaya getirilmiş olması düşünülemeyecek bir şeydir. Aynı zamanda bu algıya sahip olan toplumda erkeklerin kadınlara tecavüz etmesi kesinlikle yadırganmamaktadır ve bir suç da değildir (Alman erkeklerinin Hıristiyan kadınlarla birlikte olması hariç). Erkeklerin kadınlarla sadece üreme amacıyla birlikte olmaları gerektiği ve kadınların da aslında insan neslinin devamını sağlaması için var olan bir canlı türü olduğu düşünülmektedir. Kadınlar erkeklerle birlikte yaşamazlar, büyük toplama kamplarında hapsedilmişlerdir ve bu kamplardan sadece ayda 1 kez ayin için kiliseye götürüldüklerinde çıkarılırlar. Kadınların tecavüzden korunmasının tek yolu bir erkeğe ait olduklarını belirten bir sembolü kollarına takmalarıdır. Kadınların doğurduğı çocuklar kızsa eğer hayatlarının sonuna kadar anneleriyle aynı geleceğe mahkum olacaklardır; ancak erkek çocuk doğurdukları zaman bu çocuklar belli bir yaşa geldiği zaman kadınların yanından alınır ve toplumun içine getirilir. Çünkü erkek çocuklarının erkekler tarafından yetiştirilmesi, erkeklerin arasında yaşaması gerektiği düşünülmektedir. Bir erkeğin bir kadınla çocuk yapmanın ötesinde bir şey yaşayamayacağı, duygusal ilişkilerin sadece erkekler arasında yaşanabileceği düşüncesi hakimdir aynı zamanda. Üreme bir vatandaşlık görevidir ve erkekler sadece bu nedenle kadınlarla birlikte olmalıdır.

Burdekin‘in böyle bir toplum yapısı oluşturmasının temelinde faşizmi ve nazi ideolijisini algılayışı vardır. Faşizmin (ve nazizmin) gücünü aldığı en temel kaynağın bir erkek kültü olduğunu düşünmektedir. Bu kahramanlık, askerlik, cesaret gibi şeylerin kutsandığı bir erkek kültüdür. Bu kaynaktan çıkan bir düşüncenin de zaman içinde güçlendikçe böyle bir sonuca varacağını öngörmüştür. Romanda Kadının İndirgenmesi’nden bahsedilir. Bu indirgenme süreciyle beraber kadının erkeğe karşı konumu giderek alçaltılmıştır, aynı zamanda kadınlar da bu süreci kabullenmişler ve bir karşı çıkış ortaya koymamışlardır. Kadınların ve kadınlığın bu şekilde alçaltılmasının nedeni ise şudur: kadınların erkeklerle eşit olduklarını düşünmelerine ve de erkeklerin kadınların kendileriyle eşit olduğunu düşünmelerine izin verilemez. Bu tamamen politik bir durumdur; çünkü kadınlarla erkeklerin eşit olduğu yönündeki bir algı gücünü bahsettiğimiz erkek kültünden ideoliji sağlam temellere oturtulamaz. En basit bir ilişkiyi düşündüğümüzde, örneğin bir kadının bir erkeği reddebileceğini düşünmesi, böyle bir hakka sahip olması bile faşizmin beslendiği güçlü erkek imajını temelinden sarsacaktır.

Uzun vadede bakıldığında bu indirgenme süreci başarılı olmuş ve artık hakim gerçeklik kadınlarla erkeklerin eşit ve aynı türden olmadığı yönündedir, bu gerek kadınlar gerek erkekler için böyledir. Kaldı ki romanın içinde bu düzene bir ölçüde başkaldırmaya çalışan, gerçeğin kendilerine anlatıldığı şekilde olmadığını bilen Alfred (bir İngiliz) ve Von Hess (bir Alman Şövalyesi) adlı karakterlerimiz bile ellerinde toplumsal bellekten silinen gerçek geçmişi olabildiğince anlatmaya çalışan gizli bir kitapta (bu Von Hess ailesinin nesilden nesile devrettiği bir el yazmasıdır, tam olarak gerçekliğin yok edilmesi döneminde buna karşı çıkan tek Şövalye olan Von Hess tarafından yazılmıştır, bilgiyi saklamak için), bir zamanlar kadınlarla erkeklerin eşit olarak algılandığı anlatıldığı halde bu bilgiyi kabullenememektedir. Geçen yüzyıllar yaratılan yeni gerçekliği, bilgi birikimini sürekli güçlendirmiştir. Gerçi bunda asıl etkili kendileri de erkek olan karakterlerin sahip olduğu üstünlükten vazgeçmelerini engelleyen bir eğilimdir kuşkusuz. Kadına karşı bakışlarını bir noktaya kadar getirebilseler de, daha ileri gidemeyip tıkanırlar. Ellerinde yok edilmesi gerektiği halde çok iyi bir şekilde yüzyıllarca saklanan çok özel bir fotoğraf da vardır. Bu fotoğrafta Adolf Hitler’in gerçek hali görülmektedir. O heykellerdeki, resimlerdeki gibi inanılmaz uzun boylu sarışın, yani bildiğimiz üstün ırk tarifinin en üstün haline sahip değildir. Gayet kısa boyludur, sıradan bir tipe sahiptir. Bu fotoğrafta aynı zamanda Adolf Hitler’in yanında bir kadın da vardır. Bu kabul edilemez bir şeydir, çünkü bir erkeğin bir kadınla bir arada durması düşünülemez. Ancak bu görüntü dahi karakterlerin kadınlarla erkeklerin eşit olabileceğini düşünmesini sağlamaya yetmez. Zira bu fotoğrafta görünen kadının şimdiki kadınlarla arasında çok fark vardır. Uzun saçları, gayet güzel bir yüzü, düzgün bir vücudu vardır, gayet temiz kıyafetler içindedir vesaire. Ancak onların gerçek hayatta gördükleri kadınlar hepsinin saçları kazınmış, pislik içinde, hepsi aynı renk (kahverengi) ve olabildiğince basit bir elbise giyen, çirkin varlıklardır. Konuşmalardan ve bazı tasvirlerden anladığımız kadarıyla zamanla değişen sadece kadına yönelik algılar değil aynı zamanda kadının kendisidir, gerek fizyolojik gerek zihinsel olarak. Bu noktada Alfred şöyle bir düşünceye varır: “Bu dünyanın insani değerleri erildir. Dişil değerler yoktur çünkü kadınlar yoktur. Yarı-kadınlar yerine kadınlar olsaydı, kimse bize neye hayran olmamız, ne yapmamız, nasıl davranmamız gerektiğini söyleyemezdi.” Gerçek anlamda şu andakinden çok farklı bir toplum, daha ötesi farklı bir insanlık vardır. Bu yanıyla da Swastika Geceleri‘nin birçok distopyadan ayrıldığı düşünülüyor. Bu zaten Burdekin‘in Cesur Yeni Dünya ve onun izleğindeki eserlere getirdiği bir eleştiri aynı zamanda. Yani toplumsal, ideolojik vb. değişikliklerin beraberinde insanın/insanlığın da değişeceği, değişmesi gerektiği.

Genel olarak baktığımızda karşımızdaki faşizm üzerine yazılmış en başarılı kurmaca metinlerden birisi. Aynı zamanda çok büyük ve önemli bir faşizm eleştirisi ve faşizmin çözümlenmesi açısından da özellikle yazıldığı zamanın çok ilerisinde ve çok özgün fikirlerden kaynak almış. Bu analizin ve eleştirinin bu kadar başarılı bir şekilde yapılmasının nedeni de tabii ki Burdekin’in bunu çok önemli bir mesele olarak görmesi ve bu dahil birçok eserinde bu konuya yönelmiş olması. Sonuç olarak ortaya çıkan da bitirdikten sonra size “İşte faşizm bu!” dedirtebilecek oldukça etkileyici bir roman.

Yazıyı bitirmeden önce Alfred ve Şövalye Von Hess’in, Von Hess Kitabı üzerine konuşmalarından küçük bir bölüm paylaşacağım.

“Demokraside kimse kendi düşüncelerinden vazgeçmez, liderine körü körüne güvenmez, onun da kendisiyle aynı hamurdan yoğrulduğunu bilir; o lider olmalıdır. Çünkü pek çok insan tabiatı vardır ve demokrasi bunları destekler; aynı zamanda çok fazla zayıf insan da vardır, bunlara ne yapmaları ve ne yapmamaları gerektiği söylenmek zorundadır, kanunlar olmadan dürüst yaşayacaklarına inanılmaz. Yani, Von Hess diyor ki, demokrasinin sonu hep aynıdır. Bir kaosla son bulur ve bu kaostan otoriter bir hükümet ortaya çıkar: bir Führer, bir oligarşi, bir ordu hükümeti, bu tür bir şey.”

Oğuzhan M. Şahin

Tarih Yazar Oğuzhan M. Şahin in DÜNYA EDEBİYATI, KİTAP Yorum Yap

Kuzey

1623 KUZEY.inddDaha önce, bundan epey bir önce, hatırlarsınız -ya da hatırlamazsınız-  Masumlar hakkında bir şeyler yazmıştım. Kuzey de bir anda aklıma düştü, dedim yazayım. Yazıyorum.

Bugün size bahsedeceğim kitap, yani Kuzey, 2011 yılında İletişim Yayınları -Evet, çok şaşırdınız biliyorum- tarafından basıldı. Burhan Sönmez imzası taşıyor. (İlk Baskı İthaki Yayınları tarafından yapılmış)

Kitapta ana karakterimiz Rinda bir merakın peşinde kuzeye yol alıyor. Kitabın evreni veya dünyası bildiğimiz dünyadan farklı. Rinda misal, ölülerin yakıldığı, ruhlarının başka bir canlıya -hatta belki de aya- geçeceğine inanan bir köyde yaşıyor. Bu köy ve diğer güneydeki her yer için ise Kuzey bir bilinmez.  Kuzeye gidenler genel olarak dönmüyor. Kuzey, sadece hikayelerde biliniyor; tanınıyor ve biz bu Kuzey hikayesinde Rinda ile bilinmeze yol alıyoruz.

Hikayeyi bir tilkiden dinliyoruz. Rüyasında tilkiye dönüşen bir insan, rüyada olduğunu biliyor ve Sarı Nine’nin camına taş atıyor her gün. Bir gün, Sarı Nine,  kendisine beddua ediyor ve uyanamıyor. Konumuz bununla pek alakalı değil, fakat Sarı Nine öyle.

Rinda, babasız büyüyen bir çocuk. Babası, o küçükken kuzeye gitmiş. Bir gün, köyün yakınlarında babasının cesedi bulunuyor, o da bu gizemi çözmek için belirsizliğe doğru yol alıyor ve Rinda, git gide babasına benzemeye başlıyor.

Kitapta herkes birbirine hikaye anlatıyor. Şöyle bir durum var yani; insanlar birbirlerinin hikayelerini dinleyerek öğreniyor dünyayı. Her yere gidemezsiniz, bazen okumanız; dinlemeniz gerekir ya bazı şeyleri, öyle düşünün. Onlar da birbirine anlatıyor. Kitap ana konunun dışına dallanıp budaklanıyor bu hikayelerle. Okuma zevkiniz haliyle artıyor.  Yazar, okuru başka yollara sokma konusunda baya başarılı olmuş.

Kitaptaki her karakter güçlü üretimler. Hepsinin bir geçmişi var, hepsinin yaşamak için bir sebebi var. Ve bu kitapta bir Kadın hareketi de var… Şahmaran bahçesinin kadınları. Güçlü kadınlar, erkek hegemonyasına karşı sesini yükselten kadınlar. Erkeksiz yaşayan, iyilik için savaşan bir kadın ordusu.

Kitapta yıldızlarla ilgili de çok şey var. İlginiz varsa birçok şey öğrenebilirsiniz, gerçek ya da değil. Ama bize bilimsel yönlerinden çok onların hikayesini anlatıyor yazar.

Elinize geçecek bu kitap bayağı dolu bir kitap anlayacağınız. Masumlar’da ne dediysem, hepsi bu kitap için de geçerli. Alın okuyun derim. Misal, kurtulan iyi miydi kötü müydü diye düşünün. Hangisi kurtulursa daha güzel şeyler olur bunu düşünün. Kafa yorun diyorum biraz. Güzel oluyor.

Ben bugün size Kuzey’den bahsettim. Siz de okuyun, üzerine konuşalım.

İşte o çok bahsedilen Masumlar yazısı

Bir de yazar ile söyleşme şansımız olmuştu o da bu.

Sevgi ve saygılarımla,

Mehmet Erhan Üras.

Tarih Yazar Mehmet Erhan Üras in TÜRKÇE EDEBİYAT Yorum Yap
Önceki  1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 ... 34 35   Sonraki