Belgelerim

"Tahminimce yine o anda bütün dini duygularım da uçup gitti. Bir daha hiçbir zaman Tanrı'nın varlığına ilişkin oyalayıcı mantık yürütmelere girişmedim, belki de sonradan Devamı

Söyleşi: Ahmet Büke

  Çok sevdiğimiz Ahmet Büke ile bir söyleşi yaptık. Lafı uzatmadan sizi söyleşi ile baş başa bırakıyoruz. Birkaç yıldır "Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi" adı altında on8blog'ta yazmaktasınız. Devamı

Tatar Çölü

Yazgı ne kadar gerçektir? Gerçekten dünyada şu ana kadar yaşamış o kadar insan belirli bir senaryoya bağlı kalarak mı yaşadı? Yani kimse biraz daha Devamı

Son Zamanlarda Ne Okudum

Merhabalar. Düşündük de, belki böyle belirli aralıklarla toplu bir şeyler yazsak güzel duracak. Bir yerden başlayalım dedik; ilk de ben yazayım dedim. Bundan sonraki yazılarda Devamı

Keçi Dağı

Keçi Dağı, Alaska yerlisi bir ABD vatandaşı olan David Vann'ın 2013 yılında yayımlanan romanı. Türkçeye çevrilip ülkemizde yayımlanması ise 2014 yılının sonuna doğru, Eylül Devamı

Belgelerim

"Tahminimce yine o anda bütün dini duygularım da uçup gitti. Bir daha hiçbir zaman Tanrı'nın varlığına ilişkin oyalayıcı mantık yürütmelere girişmedim, belki de sonradan Devamı

Bir Buğday Tanesi

659093Bir Buğday Tanesi, Kenyalı yazar Ngũgĩ Wa Thiong’o’nun 1967 yılında yayımlanan üçüncü romanı, aynı zamanda dilimize çevrilen ilk eseri. Bu güzel roman henüz birkaç ay önce, Haziran ayında, Ayrıntı Yayınları tarafından basıldı. Çevirmenimiz ise Gül Korkmaz.

Thiong’o yazın hayatına İngilizceyi kullanarak başladıysa da daha sonra ana dili olan Gĩkũyũ dilinde ve Svahili dilinde eserler vermeyi tercih etmiş. Afrika edebiyatının klasikleri arasında gösterilen bu roman da yazarın İngilizce yazdığı ilk dönemine ait.  Yazar İngilizce yazmayı bırakıp kendi diline dönmesini sömürgeleştirmeye karşı bir duruş olarak niteliyor. Sömürgeciliğin sadece maddi şeylerle ilgili olmadığını, sömürgecilik sonrası dönemde İngilizcenin kullanılmasının da aslında sömürgeciliği devam ettirdiğini, yani aslında sömürgeleşmeden hâlâ kurtulunamadığını düşünüyor. Bu nedenlerle dünyada çok daha fazla okunabileceği ve tanınacağı İngilizcede yazmaktan vazgeçmiştir.

Romanın yazıldığı dönem önemli. 1967 yılı Kenya’nın bağımsızlığını kazandığı 1963 yılından sonraki 10 yıllık sürecin ilk dönemlerine denk geliyor. Roman da Kenya’daki 1952-1960 yılları arasındaki OHAL döneminden bağımsızlığın kazanıldığı ilk günlere kadar gelen yıllardaki yaşamları, olayları anlatıyor. Yani yaşanan günleri, şimdiki zamanı anlatan bir roman. Bu yönüyle romanın ve Thiong’o’nun Afrika edebiyatında bir kırılmayı başlattığı görüşü hakim. Sözü edilen, Simon Gikandi’nin yazdığı önsözde belirttiği gibi Afrikalı yazarların eserlerinde konuların-temaların geçmişin egemenliğinden , daha da ötesi Afrika edebiyatının kendisine yüklenen “Afrikalılara doğru bir tarih kavrayışı kazandırmak” misyonunundan kurtarılması anlamında önemli bir kırılma. Gikandi’nin ifadesiyle “1967 yılında, Ngũgĩ, geçmişi bugünün krizlerine bir maske olarak kullanmanın tehlikelerini tartışan, siyah entelektüellerin uluslaşma projesinden şimdiden dışlanmış olan sıradan insanların sorunlarıyla ilgili konuşmaya başlamalarının vaktinin geldiği iddiasını savunan bir grup yazarın lideri olarak öne çıktı.”

Olaylar yukarıda ifade ettiğim gibi sekiz yıllık OHAL döneminde ve bağımsızlığın kazanılması sürecinde geçiyor. Daha doğrusu şimdiki zamanda ilerleyen olay akışı tam olarak bağımsızlığın kazanıldığı 12 Aralık 1963′ten birkaç gün öncesinde başlıyor, Thabai adındaki köyde birkaç sonra ilan edilecek bağımsızlık, yani Uhuru için yapılacak törenin hazırlıkları sürmekteyken. Köy halkı tarafından bağımsızlık mücadelesinin kahramanlarından biri olarak görülen Mugo’nun Uhuru hareketinin bölgedeki liderleri tarafından Uhuru töreninde konuşması için ikna edilmeye çalışılıyor. Olayların başlangıcı bu. Mugo ismi ise aynı zamanda toplumun en kutsal peygamber ve kâhinlerinden birinin adı aynı zamanda. Romanda da Mugo halk tarafından bir kurtarıcı olarak görülüyor. Bu karakterin adlandırılmasında tercih edilen sembolizm yazar tarafından diğer karakterlerin isimlerinde de kullanılmış.

Uhuru törenine hazırlığın anlatısı bir yandan ilerlerken diğer yandan OHAL yıllarında ve Kenya’yı bağımsızlığa getiren süreçte karakterlerin yaşamları anlatılıyor. Bu hikayelerde bağımsızlık mücadelesinin bir toplumsal olgu olarak anlatılmasının ötesinde karakterlerin yaşadığı bireysel bir süreç olarak algılandığını görüyoruz. Söz konusu olan sadece örgütlü bir mücadele ortaya konup sonunda bağımsız bir devlete sahip olmak değil. Bütün bu mücadelenin içindeki bireyler, onların hayatları, onların geçmişleri, onların hayalleri var. Bu süreçte feda edilen şeyler, insanlar arasında değişen, karmaşıklaşan ilişkiler var. Yani bağımsızlık mücadelesinin politik yönü ve elde edilen kazanımlar kadar bu mücadelenin kaybettirdiklerini, bireylerin elinden aldıklarını da anlatan bir roman. Bize hüzünlü bir özgürlük hikâyesi anlatıyor ve özgürlüğün bir bedeli olduğunu, çoğu zaman bu bedelin çok ağır olabileceğini gösteriyor.

Şahsi görüşüm olarak Bir Buğday Tanesi‘nin kesinlikle okunması gereken çok özel bir roman olduğunu belirtmek istiyorum.  Ayrıca Ngũgĩ Wa Thiong’o’nun daha fazla eserinin dilimize çevrileceği günleri de umutla bekliyorum.

Oğuzhan M. Şahin

Tarih Yazar Oğuzhan M. Şahin in DÜNYA EDEBİYATI, KİTAP Yorum Yap

SICAK SU MÜZİĞİ

bukowskiKimileri için abartılmış edepsiz bir ayyaş olsa da Genet ve Sartre’a göre Amerika’nın en iyi şairi,  Hank, yani Charles Bukowski’nin ilk olarak 1983 yılında yayımlanan Sıcak Su Müziği’nin Türkçe çevirisi -tabii ki- Avi Pardo tarafında Parantez Yayınları’nca yapılmış.

Karşımızda 26 hikayeden oluşan klasik bir Bukowski kitabı var. Hikayelerin çoğunun ekseni benzer; içki, seks, kadınlar ama hepsi de Bukowski’nin hayatından beslenen basit, sürükleyici ‘gerçek hayat’ hikayeleri. Bu bakımdan daha önce hiç  Bukowski okumamış olanlar için yerinde bir başlangıç Sıcak Su Müziği. Benim gibi zamansız meyve aşeren hamileler misali  Bukowski krizi gelenler içinse elinizin altında bulundurabileceğiniz bir kitabı Hank’in. (Tamam  biraz abartmış olabilirim.)

Bukowski’yi sığ ve basit bulan birkaç kişinin aksine –birkaç dedim çünkü meraklısı baksın dünyada en çok okunan Amerikalı yazarlardanmış. Bu kadar lafın üstüne  bir iki hikayeden bahsedeyim de ne kadar sığ(!) mış siz karar verin. Kısacası buradan sonrası  sıpoylır içeriyor demedi demeyin.

 Lilly’yi Öptün : Ya da fazla sıradan bir ilişkinin kanlı sonu diyebiliriz. Tabii biraz daha ‘derin’ şeyler arayanlar için kadınların nasıl hiçbir şeyi unutmadıklarını ve ne kadar kindar olabildiklerini çarpıcı bir yoldan göstermiş diyebilliriz. Romantiklerse aşkı için kendini öldüren kadın imajından yürüsünler -ölüm ne kadar romantik olursa.

Akşamdan Kalma : Herhalde önyargılılardan ‘pis sübyancı’ damgasını yiyecek biri – Kevin’ın hikayesinden birkaç diyalog alalım:

“Yumurtaların çırpılmış mı olsun?”

“Çırpılmış.”

“On yıldır evliyiz, her seferindde ‘çırpılmış’ dersin.”

“Senin her seferinde sorman daha hayret verici.”

***

“Korkuyor musun?”

“Sen korkmaz mıydın?”

“Bilmiyorum. Küçük bir kızın kukusunu koklamadım henüz?”

“Hay Allah, neden?”

“Çünkü ahlaksızca, çünkü medeni değil.”

“Peki medeniyet nereye getirdi bizi?”

***

“Kevin bilmek istediğimiz tek bir şey var. Senin dostlarınız biz. Yıllardır dostuz. Tek bir şey. Neden bu kadar içiyorsun?”

“Ne bileyim? Daha çok can sıkıntısından galiba.”

Kararı siz verin. Son olarak,

Gerileme ve Çöküş : Absürd ve zalim bir yamyamlık öyküsü. Evlerine aldıkları bir oğlanı besleyip akşam yemeğinde servis edebilecek kadar soğukkanlı bir çift. Bir de üstüne seks fantezilerini ekleyin. Cici kızlar geçebilirler.

Aslında çok bile söyledim bir sürü hikaye adına ne derseniz, nasıl okursanız okuyun. Bana sorarsanız Bukowski’nin çekiciliği insan hikayelerini olanca şeffaflığıyla anlatmasından geliyor. Okuyun, görün.

Sezgi

Not: Adını kitaptan alan bir de müzik grubu varmış meraklısına www.hotwatermusic.com

 

 

 

Tarih Yazar Sezgi Meydancı in DÜNYA EDEBİYATI, KİTAP Yorum Yap

Tirza

303573Elimizdeki ve yazımızdaki kitap Hollandalı yazar Arnon Grünberg’in 2006 yılında yayımlanan olağanüstü romanı Tirza. Türkçeye Gül Özlen tarafında çevrilmiş ve Alef Kitap tarafından ilk baskısı 2008 yılında yapılmış. Sevdiğimiz yazarlardan Ayfer Tunç’un deyişiyle “21. yüzyılın ilk klasiği ve en iyi romanı”. Gerçekten de böyle nitelendirilmeyi sonuna kadar hak eden dehşet verici güzellikte bir roman karşımızdaki.

Tirza etkileyici olduğu kadar anlatılması, üzerine bir şeyler söylenmesi de zor bir kitap. Romanın baş karakteri Jörgen Hofmeester, Tirza ise Jörgen’in küçük kızının adı. Jörgen bir kitap editörü. Orta sınıfın, burjuva hayatının bütün bunaltıcı yanlarını kendi bünyesinde toplamış bir ‘beyaz adam’. Orta sınıf beyaz Avrupalı. Olağanüstü pinti, hesapçı, takıntılar ve önyargılarla dolu bir kişilik. Bütün dünyayı Amsterdam’ın merkezi bir bölgesindeki evinden okumaya ve anlamaya çalışıyor. Ama gerek daha önce evi terk etmiş olan eşi gerekse iki kızı Jörgen’den çok daha farklı insanlar; Jörgen’le birlikte yaşamaları, onun yanında bulunmaları büyük bir tezat gibi duruyor.

Olaylar Tirza’nın liseden mezun olmasını kutlamak için evde vereceği partinin hazırlıklarını yapan Jörgen’in ton balıklarını kesmesiyle başlıyor. Bir mutfak çalışmasının anlatıldığı bir sahneyle başlayan roman sayfalar ilerledikçe çok büyük bir Avrupa kültürü eleştirisine doğru evriliyor. Daha doğrusu Jörgen temsil ettiği değerlerin, orta sınıf beyaz Avrupalı insanın dünyasının ve dünya algısının eleştirisi odağında gelişen genel bir eleştiri denebilir.

Roman 3 bölümden oluşuyor. İlk bölüm bahsettiğimiz partinin hazırlıklarıyla geçerken bir yandan da sürekli Jörgen’in hastalıklı zihninin içinde dolaşarak karakterlerimiz, ailenin ortak geçmişine yolculuklar yapıyoruz. Bu yolculuklar sırasında birçok can alıcı hatıraya, umulmadık ve istenmeyen karşılaşmalara tanık oluyoruz. Bütün bu yaşantılar boyunca şiddet, cinsellik gibi tabuları yazarın çok sert ve radikal bir biçimde kullandığını görüyoruz. Yazar bir yandan okuru yoğun bir biçimde rahatsız etme ve verdiği bu rahatsızlıkla okuru kendini sorgulamaya, önyargılarıyla yüzleşmeye zorlamaktayken bu rahatsızlığı bir yandan da Jörgen’e yaşatma çabasında. Okur metinde ilerledikçe Jörgen ve kendisi arasında bir bağ kurmakla Jörgen’e karşı giderek büyüyen bir nefret benzeri duygu geliştirmek arasında sallanıyor.

İkinci bölümdeyse tamamıyla parti anlatılıyor. Jörgen, Tirza, Tirza’nın arkadaşları ve bazı öğretmenlerinin birbirleriyle yakınlaşmaları ve uzaklaşmaları var. Jörgen’in iletişim çabası ve iletişimsizliği. Zaten romanın başından beri 200-300 sayfadır sorunlu bir karakter çizen Jörgen’i doruk noktasına çıkaracak kırılma bu bölümde gerçekleşiyor. Tirza’nın yakın bir süre sonra beraber Afrika’ya uzun süreli tatile gideceği Faslı sevgilisi Choukri ile Jörgen’in tanışması. Tanıştıkları o ana kadar Choukri hakkında fazla bilgisi olmadığı için fazla düşünceye de sahip olmayan Jörgen karşısındaki adamı görür görmez sarsılıyor; çünkü Jörgen için karşısındaki kişi kızının Faslı sevgilisi Choukri değil, Muhammet Atta*, Atta’nın ta kendisi olduğunu iddia ediyor Jörgen en başta. Daha sonra bu iddiası Muhammet Atta’nın bütün göçmenlerin bedenlerinde yeniden dünyaya geldiği Avrupa’nın ve Amerika’nın, yani batılı insanların güzel dünyalarının binlerce, milyonlar Muhammet Atta tarafından yavaş yavaş eli geçirildiği düşüncesine evriliyor. Ve bu ilk karşılaşma anında sahip olduğu imgeden bir türlü kurtulamayan Jörgen, Choukri ile bir türlü durgun bir ilişki kuramıyor.

Muhammet Atta, 11 Eylül Saldırıları'nda Manhattan'daki İkiz Kulelere uçakla intihar saldırısından sorumlu El-Kaide üyesi.

*Muhammet Atta, 11 Eylül Saldırıları’nda Manhattan’daki İkiz Kulelere uçakla intihar saldırısından sorumlu El-Kaide üyesi.

Son bölümse Jörgen’in Choukri ve Tirza’yı beraber yapılan küçük bir haftasonu gezintisine ve ardından Afrika’ya gidecekleri uçağa binecekleri havaalanına götürmesiyle başlıyor. Daha sonra Tirza’dan haber alınamaması ile beraber Jörgen onları aramak için Afrika’ya gidiyor. Ve bu noktadan sonra zaten çok güzel gelişen anlatı, şahsi görüşüm olarak, olağanüstü bir akışa/seviyeye ulaşıyor. Gittikçe ısınarak bu noktaya gelen metin adeta Jörgen’in Afrika’daki arayışının/yolculuğunun anlatıldığı bölümde alev alev yanmaya başlıyor.

Jörgen’in “Do you want company, sir?” cümlesi eşliğinde peşine takılan küçük Afrikalı kızla, kızın kurmayı amaçladığı iş ilişkisini kurmayıp onu yanına alarak çölün derinliğine doğru bir yolculuğa çıktığı ve bizi de romanın sonunda doğru götüren bölüm büyük ölçüde Jörgen’in monoluğu ve kızın onu takip etmesiyle geçiyor. Epey bir sayfa süren bu kısımda Jörgen konuştukça kendini çözümlüyor ve yavaş yavaş açılmaya başlıyor. Zaten epeydir Afrika’ya gelmekteki ilk amacından uzaklaşmış olan Jörgen gerçek amacını, arayışını keşfediyor çöle doğru ilerledikçe. Çoğu insanın ne aradığını bilmeden geldiği ve çoğu zaman hiç ummadığı bir şeyler bularak döndüğü Afrika’da Jörgen de böyle bir deneyim yaşıyor.

Bu son kısım aslında yaşamla ölüm arasında dolaşıp duran çok titrek bir anlatı. Bir yandan da o ana kadar okuduğunuz Jörgen karakteriyle ilgili çıkarımlarınızı Jörgen’in kendi düşünceleriyle karşılaştırma imkanına sahip de oluyorsunuz, ki okuma açısından çok hoş bir tat bırakıyor.

Her şeyin sonunda bütün bu olaylar, hatıralar, düşünceler ve konuşmalar gelip çok sert, vurucu bir sonda birleşiyor. Roman sizi elinizden tutup ısrarla zirveye kadar çıkardıktan sonra küstahça sırtınızdan iterek büyük bir boşluğa, büyük bir düşüşe sürüklüyor sizi.

İçinde bulunduğumuz asrın şimdiye kadar yazılmış en iyi romanlarından biri olan ve büyük ihtimalle yüzyılın sonuna gelindiğinde de hâlâ o en iyi romanlar arasında sayılacak olan Tirza ciddi ve sorunlu romanlar arayan her okuyucuya muazzam bir okuma zevki verecek bir şaheser. Bütün bunların yanında insanı, insanın karanlığı tüm gerçekliğiyle okurun(yani yine insanın) yüzüne vurmaktaki başarısıyla da insanlığı sevmeyen okurlar için sunduğu keyfi daha da arttırıyor.

Oğuzhan M. Şahin

Tarih Yazar Oğuzhan M. Şahin in DÜNYA EDEBİYATI, KİTAP Yorum Yap

Biz Burada İyiyiz

Merhabalar çok sevgili okurlarımız—bugün size tanıtacağım roman-öykü kırması güzel bir ilk kitap: Biz Burada İyiyiz. Taraf gazetesindeki köşe yazılarından çoğumuzun tanıdığı Barbaros Altuğ, aynı zamanda Türk Edebiyatının demirbaşlarının da ajanlığını yapmış bir yazar. Ayşe Kulin, Perihan Mağden, Latife Tekin, Hasan Ali Toptaş—yazılarını yabancı dillere çevirdiği ve temsil ettiği yazarlardan birkaçı. İlk romanı olan Biz Burada İyiyiz, Gezi Direnişinin sonrasında üç ana karakterin hayatının nasıl değiştiğini anlatıyor. 90 sayfalık künyesini şaşırtacak biçimde yoğun olan anlatımıyla ağırlaştıran Altuğ, son derece güncel bir yapıtla okuyucuya kendi Gezi deneyimini—ve hatta yaşamını—sorgulatıyor.

Roman, Yasemin, Eren ve Ali’nin Berlin’deki yeni hayatlarını anlatarak başlıyor. Yasemin ve Eren, uzun senelerdir yıpranmayan bir dostluk kurmuş, son derece duygusal iki karakter olarak okuyucuya tanıtılıyor. Gezi Direnişi sonrası, arkadaşları Deniz’in abisi Ali ile Berlin’e yerleşen üç arkadaş, burada kendilerine yeni bir yaşantı inşaat etmeye çalışıyor. Sık sık Gezi olaylarına geri dönüş yapan yazımıyla Altuğ, karakterlerine politik bir derinlik kazandırıyor. Henüz üzerinden bir sene geçen bu toplumsal hareketin bir odak noktası olarak kabul edildiği eserde, Altuğ karakterleri üzerinden çağdaş toplumun yaşayış biçimini sorguluyor. Romandaki bütün anlatılan karakterler, bu toplumsal harekatın yükünü hissetmiş ve ruhsal kamburunu çıkarmış yaralı kişiler—bu sebepten ötürü okuyucu, bu üç arkadaşa tüm hassasiyetini kuşanarak yaklaşıyor.

Roman, daha çok bir öykü özelliği gösterse de, kısa anlatımıyla vurucu olmayı başarıyor. Gümüşlük Akademisi’nde gerçekleştirdiği söyleşide Altuğ,  günümüzde yazının kısaldığını, bir film izlenebilecek zamanda okunacak eserlerin ön plana çıktığını söylüyor—yayıncılığın da bu türe artık daha fazla ilgili olduğunu mana ediyor. Aynı zamanda, okuyucunun da artık kişisel tecrübelerin yazıldığı metinleri okumayı tercih ettiğini söyleyen Altuğ, gerçek yaşamla kurgusal anlatım arasındaki çizgiyi söylemleriyle bulanıklaştırıyor. Biz Burada İyiyiz, her iki özelliği de kapsayan bir ‘yeni metin’ oluyor böylece—çağın isteklerine ve ihtiyaçlarına ayak uydurmayı başaran, fakat hala modern yapıtların sağladığı çarpıcılığı taşıyan bir metin.

Üç sayfayı geçmeyen bölümlerde çoğu zaman okuyucuyu çelişkiler içerisinde bırakıyor Altuğ. Düzensiz olarak anlatıcısını değiştiriyor, ve ancak bir kaç paragraftan sonra kimin anlattığını anlayabiliyoruz—bu üslup, esere belirsizliğe karışmış bir gizem bahşediyor. Sanki anlatıcıyı anlamamakla, üç ana karakterde aynı kişi olabilirmiş gibi, ve bu ayrı teklikte her an her şey olabilecekmiş gibi bir tutum kazanıyor yazarın eseri.

Son dönem yazarlardan çağdaş toplumsal konulara ilişkin bireysel yazılar okumak istiyorsanız mutlaka öneriyorum. Eğer okuma isteğiniz bu kalıba uymuyorsa da okuyun.

Mert Eney

Tarih Yazar Mert Eney in KİTAP, TÜRKÇE EDEBİYAT Yorum Yap

Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı

olaylar-boksorun-paziMerhabalar. Yine bir “Levent Cantek ne güzel insan, ne güzel Ankaralı yazarlarla tanıştırıyor bizi, ya İletişim Yayınları ne kadar güzel şeyler basıyor” gününde beraberiz.  Size bugün bahsedeceğim kitap Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı. (Kitabın adı çok uzun bu yüzden ctrl+c – ctrl+v taktiğiyle yolumuza devam edeceğiz.)

Kitap, 2014 yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlandı, Giray Kemer imzası taşıyor. Kitabını “ustam ve abim” dediği Barış Bıçakçı’ya adayarak başlamış yazar. Bu bile kitabın ne kadar güzel olduğunun habercisi gibi. Başka bir yazar en sevdiğim yazara “ustam ve abim” diyorsa bu yazarla anlaşırız biz. Bu anlaşma, bir noktada anlama olmaz mı? Oluyor efendim, çok da güzel oluyor. Kitap İletişim etiketine ne kadar yakıştığını kanıtlarcasına başından itibaren insanı etkiliyor; sadeliği ile büyülüyor.

Kitap küçücük -92 sayfa- olmasına rağmen etkisine kolayca alıyor okuru, hani bazı kitaplar vardır, dünyasına girebilmek için 100 sayfa falan okumanız gerekir, bu kitap kesinlikle öyle bir kitap değil. Kısa, net ve etkileyici. Ve yine Ankara sokakları, Ankara yaşanmışlıkları, yine kurulan bağlar, yine gözünün önüne gelen anlar. Güzel, hem de çok.

Ana karakterimiz üniversiteli bir genç aynı zamanda da boksör. Daha genç yaşlarda mezarlıkta başına gelen bir olay tüm hayatını etkilemiş, bu yüzden tanıdığı her kadını “0″ kadın sanıyor. O güne olan takıntısı büyümesini engellemiş ayrıca, küçük bir çocuk gibi, kabullenememe hali var; yoluna devam edemiyor. Bu ise bizi en çok etkileyen nokta oluyor. Ayrıca, kitaptaki diğer karakterler ve onların hikayeleri yine çok başarılı. Bir kitapta yan bir karakter varsa onu da tanımamız gerektiğini düşünürüm, kahramanımızla alakasını ve geçmişini… Önemli şeyler bunlar, gerçekçiliği daha iyi veriyor bir noktada okura. Bu konuda da çok başarılı yazar.

Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı bir ilk kitap olabilir, “ilkin günahı olmaz” derler ya hani, ortada günah olmayacak bir günah bile yok. Duygu yoğunluğu da onu işleyiş de çok başarılı. Keşke biraz daha uzun olsaydı tabii, bitince bir hüzün oluyor, ondan bu da.

İnsan ister istemez düşünüyor, “bir boksör ile edebiyat, nasıl yani?” diye. Gayet de oluyor, aklımıza gelen boksör resmini de yıkıyor yazar bu kitapta.

Sonuç olarak -bu aralar sunum falan derken bi ‘conclusion’ veresi geliyor insanın- Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı çok başarılı bir ilk kitap. Yazar çok iyi bir iş çıkarmış; ellerine sağlık.

Mehmet Erhan Üras

Tarih Yazar Mehmet Erhan Üras in KİTAP, TÜRKÇE EDEBİYAT Yorum Yap
Önceki  1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 ... 34 35   Sonraki