Belgelerim

"Tahminimce yine o anda bütün dini duygularım da uçup gitti. Bir daha hiçbir zaman Tanrı'nın varlığına ilişkin oyalayıcı mantık yürütmelere girişmedim, belki de sonradan Devamı

Söyleşi: Ahmet Büke

  Çok sevdiğimiz Ahmet Büke ile bir söyleşi yaptık. Lafı uzatmadan sizi söyleşi ile baş başa bırakıyoruz. Birkaç yıldır "Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi" adı altında on8blog'ta yazmaktasınız. Devamı

Tatar Çölü

Yazgı ne kadar gerçektir? Gerçekten dünyada şu ana kadar yaşamış o kadar insan belirli bir senaryoya bağlı kalarak mı yaşadı? Yani kimse biraz daha Devamı

Son Zamanlarda Ne Okudum

Merhabalar. Düşündük de, belki böyle belirli aralıklarla toplu bir şeyler yazsak güzel duracak. Bir yerden başlayalım dedik; ilk de ben yazayım dedim. Bundan sonraki yazılarda Devamı

Keçi Dağı

Keçi Dağı, Alaska yerlisi bir ABD vatandaşı olan David Vann'ın 2013 yılında yayımlanan romanı. Türkçeye çevrilip ülkemizde yayımlanması ise 2014 yılının sonuna doğru, Eylül Devamı

Belgelerim

"Tahminimce yine o anda bütün dini duygularım da uçup gitti. Bir daha hiçbir zaman Tanrı'nın varlığına ilişkin oyalayıcı mantık yürütmelere girişmedim, belki de sonradan Devamı

Karanlığın Sol Eli

27855Bugün hakkında bir iki kelime yazacağım kitap Ursula K. Le Guin’in ilk romanlarından biri. Amerika’da 1969 yılında yayımlanmış ilk olarak, Türkçeye çevrilip ilk basımını ise 1993 yılında yapmış. Kitapçılarda Ayrıntı yayınları etiketiyle bulabileceğiniz bu kitabın çevirmeni Ümit Altuğ. Bilimkurgu ve fantastik romanlara verilen en önemli ödüllerden olan Nebula ve Hugo’yu kazanmış bir roman.

Olaylar yaşadığımız dünyaya birçok açıdan benzeyen Gethen adındaki gezegende geçiyor. Gethen’e bizim dünyamızda yaşayan insanların kendi dillerinde taktığı ad ise Kış. Gethen’in gezegenimizden farklı olan özelliklerinden birini vurgulayan Kış kelimesi aynı zamanda bu gezegeni anlatmak için oldukça uygun bir isim, zira iklim şartları bu dünyadan çok daha farklı, en sıcak mevsimlerde bile bu dünyada “sert kış şartları” denebilecek bir hava durumu var.

Gethen gezegenin diğer bir önemli farklılığı da gezegen sakinlerinin tamamının çift cinsiyetli (androjen) olmasıdır.  Belli bir döngü içinde “kemmer” dedikleri döneme geldiklerinde o andaki hormonal durumlarına göre kadın ya da erkek olurlar ve cinsiyetlerine göre cinsel dürtüleri ve cinsel organları ortaya çıkar. Kemmer dönemleri dışında aslında aseksüel oldukları söylenebilir, cinsellik hayatlarına her ay (kemmer döngüsü yaklaşık 1 ay sürüyor anladığım kadarıyla) birkaç günlüğüne girer ve bir kemmerden diğerine farklı cinsiyetlerde olabilirler. Bunun sonucu olarak da bazen çocuk doğurup anne olurlar, bazen de bazı çocukların babası olurlar.

Le Guin, bu çift cinsiyetlilik/cinsiyetsizlik durumundan dolayı insan doğasının temeli olan, insanın yaşamın her alanındaki tavırlarını, davranışlarını şekillendiren düalizmin ortadan kalktığı bir toplum yaratmış Gethen’de. Yazar düalizmin en temel çıkış noktasının farklı cinsiyetlere sahip olmak olduğu görüşünde, zira şöyle de bir soru soruyor: Yeni bir insan dünyaya gelecekken onun hakkında sorduğumuz ilk şey nedir?

İşte bir gün bu gezegene, seksen civarı gezegenin birleşmesiyle oluşan bir gezegenler birliği olan Ekumen’den bir elçi gönderiliyor, gezegeni yönetenleri Ekumen’le iletişim kurmaya ikna etmesi için. Gelen bir erkek, cinsiyeti her daim belli olan bir insan, yani Gethenlilerin algısıyla sürekli Kemmer’de, o yüzden de cinsel olarak sapkınlığa düşmüş biri olarak algılanıyor. Bir yabancı, bir sapık, doğal olarak bir tehlike olarak görülüyor. Adı Genli Ai.

Genli Ai için de yeni geldiği bu gezegen yabancı. Hiç alışık olmadığı bir yavaşlık ve durgunluk var. Androjenlik durumuna alışması da zaten epey uzun süren ayrı bir hikaye. Ayrıca bu gezegenin tarihinde daha önce hiç ciddi anlamda bir çatışma, bir savaş ortamı oluşmadığını, dolayısıyla da dillerinde “savaş”ı anlatmaya uygun bir kelime bulunmadığını öğreniyor. Çünkü düalizmin ortadan kalktığı bu toplumda büyük boyutlu, çatışmaya varabilecek gerginlikler pek ortaya çıkmıyor. Çok büyük toplumsal-teknolojik ilerlemeler, gelişimler de görülmüyor daha doğrusu gezegendeki her şey gibi yavaşlık bunlara da tesir etmiş.

Le Guin, böyle bir toplum yaratmış ve işte toplumun böyle şekillenmesine neden olarak da cinsiyet farklılıkların ve dolayısıyla düalizmin yokluğunu göstermiş. Ve bu dışa kapalı toplumun içine yabancı ve farklı birinin girmesiyle başlayan, birbirinden çok farklı kültürlerin, hayat anlayışlarının, vücutların-zihinlerin vs. ortak bir hikaye içinde kendilerini buldukları zaman birbirlerini etkilemelerini ve birbirlerinden etkilenmelerini anlatmış.

Toplumların işleyişine getirdiği bu değişik bakış açısıyla sosyal temalı bilim kurgu okumaktan hoşlananların ( ki zaten sosyal temalı bilim kurgu okumaktan hoşlanıyorlarsa bunu okumuş olma ihtimalleri de yüksektir aynı şahısların) ilgisin çekebilecek, onlara keyif verebilecek bir eser kendisi. Konuya getirdiği yaklaşım açısından beni bir ölçüde tatmin etse de okuma zevki açısından, kendi adıma, çok tatmin olmadığımı söylemeliyim. Gerçi bu benimle Ursula arasında bir sorun, bir uyumsuzluk olsa gerek; zira okuduğum her metninde kendimi metne tam anlamıyla bırakmamı, kaptırıp gitmemi engelleyen bir tutuklukla, bir olmamışlıkla karşılaşıyorum, nedenini anlayamasam da. Kendisiyle yıldızımız asla tam olarak barışamayacak korkarım.

Saygılar, sevgiler.

“Işık karanlığın sol elidir
karanlık da ışığın sağ eli.
ikisi birdir, yaşam ve ölüm, yan yana
yatarlar kemmerdeki sevgililer gibi,
tutuşmuş eller gibi,
sonuçla yol gibi.”

Tormer’in Şarkısı

Oğuzhan M. Şahin

Tarih Yazar Oğuzhan M. Şahin in BİLİM KURGU, DÜNYA EDEBİYATI, KİTAP Yorum Yap

Ankara, Mon Amour!

B994Merhabalar. Bugünlerde genel olarak ruh halimiz çökmüş durumda. Hepimiz pislik gibi hissediyoruz, bir çocuk öldü. Böyle şeyleri pek izah edemem ben, kelimelere dökecek güçte hissedemiyorum kendimi. Maalesef hayat devam ediyor, oysaki bir çocuğun kaybı dünyayı durduracak güçte olmalıydı. Rahat uyusun.

Konumuza dönersek, bugün size yine bir “Ankara” kitabından bahsedeceğim. Yaşadığımız şehirler bizi etkiliyor kesinlikle ve bu kitaplar o şehirleri daha güzel kılıyor gözümüzde. Olayların geçtiği yerlere gidip oturmak, neler düşündüklerini, nasıl hissettiklerini hayal etmek gerçekten keyif verici; bir o kadar da hüzünlü. Bu kitap da bir Ankara kitabı adından da anladığınız üzre. Yine güzel. Zaten “Ankara’nın neyi meşhur?” diye sorsanız “yazarı” diyecek kıvama geldim.

Fakat şöyle bir şey var, diğer okuduğum Ankara kitapları, yani genel olarak, şu an yaşadığımız, soluduğumuz (içime çektiğim hava değil, gökyüzüdür*) Ankara’dan bahsederdi. Elimdeki bu cennet meyvesi ise, 60′ların, 80′lerin Ankara’sı. Troleybüsler, cepli basma elbiseler, Alemdar Sineması ve diğerlerinin hikayesi.

Çocukluk en güzel zamanlarımızdır genel olarak, pek hatırlayamasak da. Bu kitapta, iki çocukluk arkadaşının -ya da üç diyelim- hikayesi var. Küçüklükten gençliklerine oradan da olgunluklarına kadar. Sadece bu mu? Aşk da var bu kitapta, hem de en güzellerinden ama kısalarından da. Ömer ve bir yaz süresince tanışıp aşık olduğu kadın; Gülay. Gerçekten Ömer, Gülay kışın neler giyerdi? Renksiz şeyler giymesi seni ne kadar mahvederdi? Kondurabilir miydin bunu ona?  

Dayım ne yapıyordu bu sırada? O Gençlik Parkı’nın kapısında, kafasında Ketrin Denüv mü yoksa Madam Bovary mi olduğuna bir türlü karar veremediği bir hayali bekliyordu.

Pek duygusalız bu aralar ülke olarak. Üstüne bunu okuyup kendinize acırsınız, vallahi.

Arkadaşlık konusunda ise,  Emel ile Suna’nın bu kadar iki zıt insan -çocuk- olmalarına rağmen böyle bir arkadaşlık yaşamış olmaları ve bunun bu kadar güzel anlatılmış olması inanılmaz bir başarı. Suna’nın dilinden okuduğumuz bu yıllarda, bir “çocuk profili nasıl çıkarılır?” dersi vermiş yazar.  Bu konuda kendisine saygılarımı sunuyorum.

Bunların dışında, kitabın içinde 80 öncesi Ankara da var. ODTÜ var, Kızılay var, Sakarya var. Eylem var, gözaltı var, kötü polisler var.  Aynı görüşte olmayıp, birbirini çok seven, bu yüzden tartışamayan insanlar var. Yani Türkiye var. Bu kitabın yan hikayelerinden biri de Türkiye demeye getiriyorum yani.

Bunun dışında,  Kübra teyze,  Hasan, bakkal Şahabettin, Ferdane abla, Işıl, anne, baba, anneanne ve diğerleri… Hepsi çok başarılı işlenmiş.

Sonuç olarak, Şükran Yiğit’in ellerine sağlık. Okuyun, pişman olmayacaksınız.

Mehmet Erhan Üras.

*Ülkü Tamer
Tarih Yazar Mehmet Erhan Üras in KİTAP, TÜRKÇE EDEBİYAT Yorum Yap

B, Bira

b,beerMerhaba “bira hamallıktır” diyen kardeşim, sana da merhaba.

Bugün size “B, Bira” isimli, çocuk kitabı mı desem, çocuklar için pek uygun olmayan mı desem ne desem bilemediğim bir kitaptan bahsedeceğim sevgili gönül dostları. B for Beer özgün adı ile yayımlanmış bu kitap Tom Robbins imzası taşımakta, 2011 yılında Ayrıntı Yayınevi tarafından yayımlanmış.

Konu bira olunca ne biliyoruz? Arpa suyu olması, lisede hamallık olması ile ilgili söylemler, extra’nın içinde votka varmış efsanesi, altı tane içip kusmayan arkadaşlar, 6 tane içip felsefeye dalan arkadaşlar, calsberg içip İzmirli gibi davranan arkadaşlar ve daha fazlası.

Ama bira sadece bunlardan ibaret değil. Tom Robbins de bunu anlatıyor zaten. Yazar, eğlenceli bir dille, Seattle’ın havası ile ilgili şakalarla –ki ara ara bayağı bir gülüyorsunuz bazı şeylere, sonra o kadar da komik değil diyorsunuz. Ama öyleler. Her neyse.- sunmuş kitabı bize. Kitabı içerken, okurken,  bira içesiniz gelmiyor desem yalan olur.

Bir çocuğun yaşadığı şeyler var bu kitapta. Daha 5 yaşında. Aslında 6 olmak üzere, her neyse kendisinin de bu konuda kafası biraz karışık. Graice adındaki küçük kardeşimiz, babasının elinde gördüğü şeyin ne olduğunu merak ediyor ve bira olduğunu öğreniyor. Babasından çok Moe amcası –hepimize simspsons’daki moe’yu hatırlatmadı mı?- ona bazı bilgiler veriyor ve bir de söz veriyor. Sözü söylemeyelim, o da kitabın içinde çok büyük olmasa da, kendi başınıza gelecekmiş gibi sevinmenize yarasın.

7-8 yaşında bir çocuğa okusanız, biraz da zekiyse bu çocuk, birayı büyük ihtimalle çok merak edecek, hakkında her şeyi bilecek ve 18 yaşına geleceği günü bekleyecektir. Tabii sadece 14 yaşına kadar falan. 14 yaşında herkes kendini reşit hisseder, hepimiz öyle düşündük sanırım. –Ya da bana özgüdür, ama düşününce bence siz de öyle düşündünüz-

Kitabın bir masal tadında olması, öğretici yanını verirken tam bir çocuk kitabına dönüşmesi falan hep güzel şeyler. Gracie gibi zeki bir çocuğun yaşadıklarının anlatılması, 6 yaşında yeğenim olduğunu da düşününce beni daha çok etkiledi sanırım.

Sonuç olarak, bazen eğlenceli, bazen duygusal, bazen ise heyecanlı ve genel olarak öğretici olan bu kitap bayağı bir okunası bana göre ve zaten bu yüzden yazıyorum. Tabii. Okuyun yani. Sonra da arkadaşlarınıza biranın içindekilerin ne işe yaradığını falan anlatır hava yaparsınız. Bunlar hep güzel şeyler.

Mehmet Erhan Üras

Not: Yukarıda kayan şeydeki -öne çıkarılan görsel- fotoğraf Oğuzhan M. Şahin’den alınmıştır. Bir dönem bu fotoğraf Tuborg Türkiye’nin kapak fotoğrafıydı falan. Hey gidi günler. Falez parka gitmek istediniz mi biraz? Ben istedim.

Tarih Yazar Mehmet Erhan Üras in DÜNYA EDEBİYATI, KİTAP Yorum Yap

Issızlığın Ortası

174672_2

Bu yazıda bahsedeceğim kitap Mehmet Eroğlu’nun ilk romanı Issızlığın Ortası. İlk çıktığında Issızlığın Ortasında olan adı zamanla biraz kısalarak bu hale gelmiş. Roman aslında 1979 yılında yazar tarafından tamamlanmış, hatta o yılın Milliyet Roman Ödülü’nü kazanmış olsa da 12 Eylül darbesine giden gergin dönemde yayımlanması sakıncalı bulunduğundan dolayı 1985 yılına kadar beklemiştir yayımlanmak için. 1985 yılında da yazarın ikinci ve ilkinin devamı sayılabilecek romanı Geç Kalmış Ölü ile birlikte yayımlanırlar ve o senenin Orhan Kemal Roman Armağanı ve Madaralı Roman Ödülü’nü beraber kazanır bu iki roman. Ardından da bugüne kadar birçok roman getirir Mehmet Eroğlu.

Roman, ana karakter Ayhan’ın Kıbrıs’tan Ankara’ya dönmesiyle başlar. Zamanında sol hareketin içinde yer almış ve hatta bu nedenle bir süre de içeri girmiş biridir Ayhan. Daha sonra 1974′te Kıbrıs harekatında cephededir asker olarak. Bu savaş sırasında yavaş yavaş zihin sağlığı bozulmaya başlayan Ayhan askerliğinin bitmesine bir iki ay kala başarısız bir intihar girişiminde bulunur ve adadaki son günleri bir doktora kendisine, geçmişine dair her şeyi anlatarak geçer. Doktorla yaklaşık bir ay boyunca uzun uzadıya konuşurlar. Bu konuşmaları sık sık hatırlayacaktır Ayhan, geçmişine dair pek çok başka şeyi hatırladığı gibi. Mehmet Eroğlu kurgudaki ustalığını bu ilk romanında göstermeye başlamış; karakterlerin hatıralarında, rüyalarında, düşüncelerinde dolaşarak farklı zamanlara gidip gelebilen bir anlatım yaratmış.

Ayhan’ın savaş sırasında yaşadıkları ve tanık olduklarının etkisiyle bozulan psikolojisi sivil hayata döndüğünde de peşini bırakmamıştır. Kafasında sürekli dolanan düşünceler, hatıralar vardır. İnsanlarla birlikteyken dahi bazen zamandan, mekandan koparak kendi zihninin içine düşer, bir süre kaybolur. Bu ruh halinin üzerine bir de yüzleşilmesi gerekilen bir geçmiş, mücadele zamanlarından sonra epeydir görüşülmeyen arkadaşlar eklenmiştir. Ayhan’ın kendisi de neden Ankara’ya geldiğini anlamakta zorlanır. Zamanında beraber sorgulandığı, işkenceye uğradığı, hapse girdiği arkadaşların, kimi ölmekte kimi kayıp eski dostların anıları zaten Ayhan’ın sürekli titreşmekte olan hafızasını daha da hareketlendirmekten başka bir şey yapmaz. Yazar hafızanın nimetlerinden çok iyi yararlanarak bütün bu anıları hikayeyi ve karakterleri şekillendirmekte ustaca kullanır.

Bütün bu meselelerle boğuşmaktan dolayı bir türlü rahatlama imkanı bulamayan Ayhan gün geçtikçe daha çok karanlığa sürüklenmekte, bu yüzden daha sıklıkla hatıralarına sığınmaktadır. En çok hatırladığı şeylerden biri de ilk arkadaşı olarak gördüğü Zafer’dir. Yatılı okul yıllarından beri tanıdığı Zafer ile daha sonra siyasi mücadelede de birlikte olmuşlar; ancak Zafer daha sonra silahlı mücadeleye yönelmiş ve sonrasında da kaçmak zorunda kalmıştır. Bildikleri kadarıyla Zafer kaçarken yakalanmış ve öldürülmüştür. Zafer’i hatırladıkça da Zafer’in yokluğunu tekrardan fark etmek Ayhan’ı zorlamaktadır. Bu yokluğa bir de devrim hayallerini paylaştıkları bir başka arkadaşı, bir zamanların dev adamı Ali’nin maruz kaldığı işkenceler nedeniyle yavaş yavaş, Ayhan’ın deyişiyle “çürüyerek” ölmesi eklenir. Bütün bunlar Ayhan’ın iflah olmaz zihnini kamçılamaya devam eder. Ayhan sürekli hatırlar, yatılı okul yıllarını hatırlar, seviştiği kadınları hatırlar, Kıbrıs’ı hatırlar, Kıbrıs’taki intihar eden papazı ve bir süre birlikte olduğu yabancı gazeteci kadını hatırlar. Biz de kitabı okudukça Ayhan’ın bu geçmişe dönüşlerinin ışığında onun ruh haline, bugünlere gelişine, içine düştüğü bunalımın parça parça gelişimine tanık oluruz. Mehmet Eroğlu yarattığı bu etkileyici ve sorunlu karakterin kişiliğinin derinliklerine başarıyla inmiş, onun kendi kafasında yaşadığı çatışmaları, içinde kaybolduğu çelişkileri usta bir yazar edasıyla davranışlarına, konuşmalarına, ilişkilerine yansıtmış.

Ayhan kontrolünü kaybettikçe hastalıklı cinselliği kendini daha çok göstermeye başlar. Kurtulmaya çalıştığı eski sevgilisi Rezzan’dan bu sorunlu hali sayesinde zamanla kurtulan Ayhan daha sonra kardeşi aracılığıyla tanıştığı zengin bir kadın olan Ferda’ya aşık olmuş ve eninde sonunda onu elde etmeyi başarmıştır. Ayhan bunun nasıl mümkün olduğunu ilk başta anlamasa da zamanla gerçeği fark eder. Ayhan sevişirken kendini içindeki iblise teslim eden şiddet düşkünü cani bir yaratıktır ve zaten Ferda’nın kendisi için aradığı da bir cellattır. Birbirlerini mükemmel bir şekilde tamamlayan gözü dönmüş bir canavar ve ölümün tadını arayan arayan bir kurban.

Bir türlü peşini bırakmayan, aklından çıkmayan geçmişi Ayhan’ın Ankara’da tutunmasını gün geçtikçe daha çok zorlaştırmaktadır. Hala Ankara’da yaşayan birçok arkadaşı olsa da bütün bu eski dostların içinde bir kişinin yokluğu Ayhan’ın ruhunu sürekli karartmaktadır: Zafer’in. Romanın sonunda Zafer’in hala hayatta olabileceğine dair küçük bir umut edinmesiyle yaklaşık 4 yılın ardından onu bulabilmek adına bir anda Ankara’dan çekip gitmeye karar verdiği ana kadar Ayhan’ın fırtınalı hafızası sayesinde Zafer’le ilgili pek çok şey öğreniriz biz de. Aslında anlatılan Ayhan’ın hikayesi olduğu kadar Zafer’in de hikayesidir ve Zafer’in Ayhan üzerinde bıraktığı etkilerin. Ve bütün bu hikaye Mehmet Eroğlu’nun incelikli dil işçiliği ve etkileyici üslubuyla anlatılır.

Savaşın, ölümlerin, zorunda kalarak da olsa insan öldürmenin bir insanı ne ölçüde etkileyebileceğinin dehşetli hikayesini anlatıyor Mehmet Eroğlu. Türkçe edebiyatın ilk savaş karşıtı eserlerinden biri sayılabilecek bu roman, bir ilk roman için oldukça üst düzey bir metin bence. Gerçekten kaliteli bir yazarın elinden çıktığını belli ediyor ve Mehmet Eroğlu da yıllar geçtikçe bu nitelikte bir ilk romanın hakkını veren birçok diğer kitap yazıyor. Ayrıca bir başka güzel yönü ise şu anda kitapçılarda bulunan Agora Kitaplığı baskısının da inanılmaz uygun bir fiyata sahip olması. Bu kitabı okumanın önünde hiçbir engel yok açıkçası ve okumak için ayrılacak zamanın hakkını da fazlasıyla veren bir roman kendisi.

- Sabırlı, sesini kontrol etmeye çalışarak sorusunu yineliyor: “Neler oldu? Bana anlatmalısın.” Hayır, anlatacak cesaretim yok artık. Yalnızca sessizce düşünebilirim. Askere gittim. Sonra… Sonra o kumsala çıktık. O gün ve o gece ölümle koyun koyuna yattım. Çevremde insanlar öldü. Kelebekler de… Evet, kelebeklerin de öldüğünü unutmamalıyım. Gecenin yarısında dağa tırmandık. Dağ?.. O aydınlık  saatlerin dehşeti birden beynime saldırıyor. Yine kalın bir burgu parçalayacak kafatasımı. Titriyorum. Rezzan telaşlanıyor, korkumu saçlarımı okşayarak kaçıracakmış gibi parmaklarını başıma uzatıyor. -

Oğuzhan M. Şahin

Tarih Yazar Oğuzhan M. Şahin in KİTAP, TÜRKÇE EDEBİYAT Yorum Yap

Pusudaki Panter

Bugün bahsedeceğim kitap “Pusudaki Panter”. Amos Oz’un 1995 yılında yazdığı bu roman Türkçeye Elif Ayla tarafından çevrilip 2012 yılında Doğan Kitap tarafından basılmış. İsrailli yazar Amos Oz’un romanı 1947 Kudüs’ünde, İsrail devletinin kurulmasının birkaç ay öncesinde geçiyor. Topraklarındaki İngiliz işgalini sonlandırmak için iki arkadaşıyla beraber bir yeraltı örgütü (YHYÖ: Ya Hürriyet Ya Ölüm)  kuran 12 yaşındaki Profi’nin hikayesini anlatıyor. İngiliz Kraliyet sarayına füze fırlatıp ardından da kibirli ve sert bir mektupla İngilizleri uyarmak gibi hayalleri olan küçük ama direnişin coşkuna kapılmış çocuklar.

Yazar hikayeyi ileri bir zamandan geçmişine dönerek anlatıyor, birinci tekil şahıstan. Çocukluğundan beri kelimelere, okumaya ve yazmaya meraklı bir insan Profi, ki aslında kitap boyunca gördüğümüz “Profi” gerçek adı değil, lakabı, “profesör” kelimesinin kısaltması olarak. Bu özelliği nedeniyle yoldaşları tarafından da büyük saygı duyuluyor aslında kendisine, zaten örgütün kurucusu ve beynidir Profi.

pusudaki-panter20121109091256Profi’nin bir İngiliz subayıyla gizli gizli görüştüğü öğrenilince arkadaşları tarafından hain ilan edilmesiyle başlıyor her şey. Arkadaşları tarafından yargılanacaktır bir gün sonra. Profi bu yargılamaya gidene kadar yazar bize yavaş yavaş İngiliz subayıyla arasındaki ilişkinin başlangıcını ve gelişimini anlatır. Her ne kadar birbirlerine İngilizce ve İbranice öğretmek için buluşsalar ve Profi’nin başlardaki gizli amacı geveze subaydan faydalı bilgiler elde edebilmek amacıyla casusluk yapmak olsa da zamanla dostluk ve sevgi ortaya çıkar. Metindeki en büyük çatışma da bu dostluk-sevgi ile ihanet arasındadır. Profi’nin bocalaması, bir hain olup olmadığına karar verememesi bundandır. Oysa arkadaşları karar vermekte çok zorlanmazlar. Profi kendileri hakkında bir bilgi vermemiştir, aynı zamanda düşmandan güzel bilgiler de elde etmiştir; ama yine de bir haindir; çünkü düşmanını sevmiştir ve zaten “Düşmanı sevmek ihanetin zirvesidir.”

Yazar kitap boyunca Profi ve arkadaşlarının kurduğu örgüt ve Profi’nin “ihaneti” üzerinden vatanseverlik, kurtuluş mücadelesi ve hainlik gibi meseleler üzerine düşünceler üretirken bir yandan da bu kavramları ve bizim bu kavramlara bakışımızı, onlara verdiğimiz anlam ve değeri sorguluyor. Profi’nin arkadaşlarıyla ilişkisi dışında bir de evde, annesi ve babasıyla geçirdiği zamanlar var. Bu zamanlardaysa daha çok anne ve babanın hatıralarına gidilen sohbetlerle, Yahudi halkının geçmişte yaşadıkları ve gelecekte (Yahudi devleti kurulduğunda) nasıl bir tutum sergileyecekleri hakkında tartışmalar görüyoruz, bir yandan da klasik ev ortamında babanın çocuğu azarlaması gibi ayrıntılar var.

Kendisi de bir barış aktivisti, Peace Now hareketinin bir üyesi olan ve hatta bu yüzden ülkesinde sıklıkla vatan hainliği suçlamalarıyla karşılaşan Amos Oz’dan ihanetin gerçekte ne olduğu, anlamı ve boyutları üzerine kısa ve sakin bir roman bu, keyifle okunası. Yazarın kendi çocukluğundan, geçmişinden izler taşıdığını, silik de olsa otobiyografik bir yanı olduğunu düşündürüyor insana. Zaten şu cümleyle başlıyor roman: “Hayatımda bir çok kez hain olarak anıldım.”

“Bir sabah kalktığımızda mutfak penceremizin hemen altındaki duvarda siyah kalın harflerle yazılmış şu sözleri görmüştük: PROFI BOGED ŞAFEL, yani “Profi alçak bir haindir.” Şafel, yani alçak kelimesi oturup şu satırları yazdığım sırada bile bana garip geliyor. Bir hainin alçak olmaması mümkün müdür? O halde neden Çita Reznik (o olduğunu el yazısından çıkarmıştım) “alçak” kelimesini yazma zahmetine girmişti? Öyle değilse, ihanet hangi koşullar altında alçaklık sayılmaz?”

Oğuzhan M. Şahin

Tarih Yazar Oğuzhan M. Şahin in DÜNYA EDEBİYATI, KİTAP Yorum Yap
Önceki  1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 ... 34 35   Sonraki