Belgelerim

"Tahminimce yine o anda bütün dini duygularım da uçup gitti. Bir daha hiçbir zaman Tanrı'nın varlığına ilişkin oyalayıcı mantık yürütmelere girişmedim, belki de sonradan Devamı

Söyleşi: Ahmet Büke

  Çok sevdiğimiz Ahmet Büke ile bir söyleşi yaptık. Lafı uzatmadan sizi söyleşi ile baş başa bırakıyoruz. Birkaç yıldır "Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi" adı altında on8blog'ta yazmaktasınız. Devamı

Tatar Çölü

Yazgı ne kadar gerçektir? Gerçekten dünyada şu ana kadar yaşamış o kadar insan belirli bir senaryoya bağlı kalarak mı yaşadı? Yani kimse biraz daha Devamı

Son Zamanlarda Ne Okudum

Merhabalar. Düşündük de, belki böyle belirli aralıklarla toplu bir şeyler yazsak güzel duracak. Bir yerden başlayalım dedik; ilk de ben yazayım dedim. Bundan sonraki yazılarda Devamı

Keçi Dağı

Keçi Dağı, Alaska yerlisi bir ABD vatandaşı olan David Vann'ın 2013 yılında yayımlanan romanı. Türkçeye çevrilip ülkemizde yayımlanması ise 2014 yılının sonuna doğru, Eylül Devamı

Belgelerim

"Tahminimce yine o anda bütün dini duygularım da uçup gitti. Bir daha hiçbir zaman Tanrı'nın varlığına ilişkin oyalayıcı mantık yürütmelere girişmedim, belki de sonradan Devamı

Barbarları Beklerken

Bugün tanıtacağım kitap 2003 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Güney Afrikalı yazar John Maxwell Coetzee’nin Barbarları Beklerken’i. 1980′de yazılan kitap dilimize Dost Körpe tarafından çevrilip 2006 Can Yayınları tarafından basılmış. En az, adını aldığı ve benzer bir hikaye taşıdığı(hatta aslında bir ölçüde hikayeleştirdiği) Konstantinos Kavafis şiiri kadar etkileyici bir roman.

2051_Barbarlari_Beklerken-J_M_Coetzee289

“Acı gerçektir, diğer her şeyden şüphelenilebilir.”

Kitap hayali bir imparatorlukta, bu hayali imparatorluğun sınır bölgesinde geçiyor. Her ne kadar bu hayali bir imparatorluk olsa da aslında söz konusu olan(ve de sert bir eleştiriye maruz kalan) Avrupalıların vakti zamanında Afrika’da ve Afrika halkları üzerinde kurduğu sömürge ve baskı yönetimleri. Olayları bu geniş imparatorluğun uç bölgesinde epey zamandır görevli olan yaşlı sulh hakiminin ağzından anlatıyor Coetzee. Görevinin kendine yüklediği sorumluluklarla insani sorumlulukları arasında kalmış bir devlet yöneticisi kendisi ve bu arada kalmışlığın etkisiyle zamanla görevini, yaptıklarını, imparatorluğun yaptıklarını ve amaçlarını sorgulamaya başlamış.

Söz konusu olan, Barbarlar diye adlandırılan topluluk ise aslında o bölgenin yerlisi olan göçebe halk. İşte kocaman bir adlandırma sorunu! Barbarbar bekleniyor, yani saldıracaklarıyla ilgili bir söylenti yayılmış ve şüpheli-gergin bir bekleyiş hali söz konusu. Bu nedenle merkezden bölgeye, sınırdaki kasabaları denetlemeye gönderilmiş olan Albay, bir soygun olayı nedeniyle tutuklanan 1′i çocuk üç kişiyi sorgularken sorgu sırasında aralarından biri ölür. Ölen adamın kızı da işkence altında her şeyi ifade eder ve barbarların imparatorluğa karşı bir saldırı hazırlığında olduğunu söyler. İşkence burada Coetzee’nin özellikle üzerinde durduğu konulardandır. Şöyle der yaşlı sulh hakimimiz: “Bir başkasının gizli bedenine, onu yakarak, yırtarak ya da keserek girebileceğinizi düşünmek ne doğal bir hata.” İşkence ve benzeri güç kullanımlarını çok iyi bir şekilde özetler. İşkence baskıcı rejimlerin kendini kabul ettirme yöntemlerinden biridir.

Daha sonra yaşlı sulh hakimi, albay bölgeyi terk ettikten sonra, sokakta gördüğü dilenci bir kızı yanına, evine alıyor. Bu kızın da albayın getirdiği ve işkence ettiği tutsaklardan olduğunu öğreniyor. Kızın bir ayağı kırık, görme yeteneğini büyük ölçüde kaybetmiş işkence sonucunda. Başlarda kızın acısının geçmesi için basitçe ayağını ovmasıyla başlayan ilişkilerinin zamanla cinsellik dozajı artarak aşka dönüşmesi sürecinde, yaşlı adam bu kızın hırpalanmış-yaralanmış bedeninde bir yandan içindeki sevgiyi keşfederken, uykuya dalmış erotizmini uyandırırken bir yandan da işkencenin sonuçlarını, işkence edilenin uğradığı acıları, ortaya çıkan bütün o yıkımı öğreniyor. Her şeyden de önemlisi işkencenin buna göz yuman bütün herkesin laneti olduğunu, gerçek bir insanın işkencenin karşısına vicdanıyla çıkması gerektiğini fark ediyor. Vicdanı ayaklanıyor kısaca. Şöyle diyor kendi kendine: “Bazı insanlar haksız yere acı çektiğinde, acılarına tanık olanların kaderi bunun utancını hissetmektir.”

Askerlerin bölgeyi terk ettiği bir vakitte yaşlı hakim yanına iki üç tane de adamını alıp kızı halkına, barbarlara geri götürmek için çölde uzun bir yolculuğa çıkıyor. Kışın henüz tam gitmediği bu bahar öncesi dönemde yapılan zorlu ve uzun yolculuktan, kızdan ayrıldıktan sonra şehre geri döndüğünde, askerlerin tekrar geldiğini görüyor; fakat beklediği gibi bir karşılama olmuyor. İşkenceyle, baskıcı yönetimle, toprakları işgal edilen yerel halka yapılanlarla ilgili düşüncelerini daha önce de askerlere açıklamaktan çekinmeyen hakim bir de bu savaş öncesi ortamında böyle bir yolculuk yapınca Barbarlar’ı imparatorluğun hazırlıkları hakkında bilgilendirmek suretiyle vatana ihanet ettiği suçlamasıyla şehirde yönetimi devralan askeri yönetici tarafından tutuklanıyor. Ve daha önce tanık olduğu, karşı çıkmadığı işkencelere bu sefer kendisi maruz bırakılan yaşlı adamın imparatorluğa karşı kalan küçük inancı ve güveni de yıkılıyor ve içinde öfkesi gitgide büyüyor.

Kitap boyunca Barbarlar bekleniyor; lakin bir türlü gelmiyorlar. Halka yönetim tarafından sürekli olarak Barbarların bu toprakları işgal etmek için saldıracakları korkusu empoze ediliyor, böylece de kontrol altına alınıyorlar. Oysa dediğimiz gibi, Barbarlar dedikleri aslında göçebe bir halk ve bir toprak parçasını işgal etmek gibi bir düşünceleri, bir yerleşik hayatları yok. Ama korkunun yaratılması için hayali bir düşmanın yaratılması gerekiyor ve bu noktada dört dörtlük bir seçim oluyor bu göçebe halk. Barbarlar bu kadar çok beklenmelerine rağmen bir türlü gelmeyince bu sefer şehirdeki askeri birlikler Barbarların üzerine gidiyor. Ama çöl bambaşka bir dünya, sefer birkaç ay sürse de bir türlü bitmiyor. İlk başta askerlerin onları koruduğu düşüncesiyle orduyla arasında güçlü bir oluşan halk orduya güvenini yavaş yavaş kaybediyor. Barbarların peşinde, kovalayarak ama onlara bir türlü ulaşamayarak geçen bu zamanın sonunda askerler çölün bilmedikleri büyüklüğünde ve yaşanmazlığında zamanla kırılıyorlar, telef oluyorlar. Durum en sonunda bir yenilginin kabullenilmesine dönüşünce askerler bölgeyi terk etmeye karar veriyorlar. En sonunda askerler gidiyor, halk kalıyor. Askerler gidiyor; ama halkın zihnine yerleşen düşman imgesi hiçbir yere gitmiyor. Askerler gitse de insanlar kalıyorlar ve barbarları beklemeye devam ediyorlar. Bir türlü gelmeyen, ne zaman geleceği ve hatta gelip gelmeyeceği bilinmeyen Barbarları beklemeye devam ediyorlar. Korkuyla, artık kendilerini koruyacak bir güç kalmamasının da güçlendirdiği bir korkuyla.

Bütün bu korkulu bekleyiş zamanında insanlığını, acı, işkenceyi, sevgiyi, cinselliği, vicdanını yeniden keşfeden bir yaşlı adamın gözünden anlatıyor yazar hikayeyi. Hikayeyi anlatırken şimdiki zaman kipini kullanmasıyla da tüm yaşananlara, acılara, düşüncelere gözünüzün önünde, okuduğunuz anda gerçekleşiyormuşçasına bir canlılık kazandırıyor. Güçlü bir politik-tarihsel eleştiri olduğu gibi aynı zamanda sevgi dolu, naif bir anlatı bu. Güzel, çok güzel ve kesinlikle okunulası bir roman.

Yazıyı Kavafis’in varoluşunu kendi yarattığı düşman imgesine karşı duyduğu korkudan alan ruh halini etkileyici bir şekilde anlattığı şiirinin son dizeleriyle bitirmek istiyorum.

“Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
 Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.”

 

Oğuzhan M. Şahin

Tarih Yazar Oğuzhan M. Şahin in DÜNYA EDEBİYATI Yorum Yap

Peri Gazozu

ercan-kesal-ve-babası-egoistokur-peri-gazozu

Ercan, Erhan ve Babaları Gazozcu Mevlüt Kesal (1966)

Neyse ki bazı kitaplar çok güzel. Bu kitap da onlardan biri. Ercan Kesal, Peri Gazozu. İlk baskısı 2013′te, İletişim Yayınlarından.

Birçok işe yatkın insanları genel olarak kıskanmışımdır. Ercan Kesal’ı da kıskanıyorum bu yüzden. Başarılı bir doktor, oyuncu ve şu ana kadar gördüklerime dayanarak iyi de bir yazar.

Kitabın adı, yazarın babası Gazozcu Mustafa’nın gazozlarından geliyor. Yazar kitabı da babasının hatırasına ithaf etmiş. Kitabın bir öykü kitabı olduğunu belirtelim. Bu öyküler, konu konu ayrılmış ve bu konu kendi içinde de bazen üçe, bazen ise dörde bölünmüş. Yazar, okura hayatında her şeyi tekrar tekrar yaşarsın demeye getiriyor. Bir şeyi sadece bir kez duymazsın, ya da bir şey başına sadece bir kez gelmez. Hep daha fazlası olur. “Yerler değişir, yaşlanırsın ama hayat ve insanlar hep aynıdır” gerçeğini okurun yüzüne vuruyor adeta.

Kitap yazarın çocukluğu, ilk gençlik yılları, Ankara’daki üniversite hayatı, İzmir’deki üniversite hayatı, ilk görev yılları ve devletten istifa edip kendi hastanesini kurduğu dönemlerin hepsine ışık tutuyor. Otobiyografi tadında, ama öyle soğuk ya da “şunu yaptım, buraya gittim” havasında kesinlikle değil.

Kitabın karamsar bir havası var, bu kitap size kesinlikle bir sevinç getirmiyor. Aksine sizden bir şeyler götürüyor ama bu kitabın verdiği okuma tadı, yarattığı farkındalık birçok kitaba göre çok daha fazla. Aynı anda bir haz duygusu ve yıkılmışlık yaratabiliyor.

Yazar, “Her hikayeye başladığımda önüme çıkan yolculukta, birlikte yürüdüğüm bir yol arkadaşı gibi kabul ettim onu. Ben ne yaşıyor ve görüyorsam ona da aynı şeyleri ‘göstermekti’ derdim. Okuyucum… Anlattıklarıma kulak kabartan, kahramanlarımı izleyen ve hissettiklerime ‘hemhal’ birisi işte!” diyerek açıklıyor kitabını ve evet, bu kitabı sadece okumuyorsunuz, gözünüzün önünde sahneler var, onu izliyor ve hatta bir süre sonra yaşamaya başlıyorsunuz.

Kitaba çok hakim olan bir baba sevgisi var her şeyden önce. Sadece yazarımızın başından geçenler değil bu kitap, babasının da yaşadıkları, yazarın babasını nasıl gördüğü. Bu kitabın asıl kahramanı o yüzden o baba. İyi bir baba. Oğlu için endişelenen, mektup bekleyen, uzun süre mektup gelmeyince eski mektupları defalarca okuyan bir baba.

431672Yazar toplumsal olaylara, faili meçhullere, 80 sonrası yaşananlara ve 80 öncesi üniversitelerdeki sağcı-solcu çatışmalarına hakim olan -sonuçta hepsini yaşamış birinden söz ediyoruz-  biri ve bunu bize kesinlikle hissettiriyor. Bir şeyler yaşanır, ama onlardan hikaye çıkarmak, o olayları dışarıdan biri gibi izleyebilmek gerçekten zordur. Hatta kurmaca bir şey yaratmaktan bile daha zordur. Ercan Kesal bunu çok iyi kotarmış.

Bu kitap, liseden ülkücü mezun olup, o yaz okuduğu bir kitap sayesinde üniversiteye sosyalist başlayan bir gencin hayat hikayesi. Otobiyografi gibi değil gibi. Bir acayip. Ama kesinlikle çok başarılı ve tatmin edici.

Mehmet Erhan Üras

Tarih Yazar Mehmet Erhan Üras in KİTAP, TÜRKÇE EDEBİYAT Yorum Yap

Binboğalar Efsanesi

Yaşar Kemal bizlere Toroslar’da yaşayan ve iskan düzenlemeleri ile artık göçerliklerini,yüz yıllardır süregelen kültürlerini devam ettiremeyen bir Yörük obasının sıkıntılarını anlatır. Zengin bir geçmişin, üstünden geçtikleri coğrafyaların, benimsedikleri inançların kaynak olduğu değerlerinin ve çalışkan hayatlarının; onları dış dünyanın anlayışsızlığından koruyamadığını gösterir okuruna.

Bir Hıdırellez gecesinde başlayan romanın  ilk sayfalarında, obanın farklı farklı insanlarının  kendilerince en büyük sorunlarını öğreniriz. Çukurova’da kışlak, Aladağ’da yazlak ortak dilekleri gibidir; ama sevdiğine kavuşmak isteyen bir genç kız ya da daha uzun yaşamak isteyen yaşlı bir adam, dünyanın her yerinde olduğu gibi Karaçullu obasında da vardır. Ortak inanışları, yüzyıllardan beri göçleriyle birlikte taşıdıkları kültürleri ile değişen dünyanın zorlamalarına karşı savaşırken *tepenin ardındaki düşman olarak bir başlarına kalmışlardır. İçlerinde kimse kimsenin kötülüğünü istemez; buna rağmen, obanın son kurtuluş umudu olan evliliği reddeden Ceren’in üstünde kurulan baskı bitmez.

binbogalar-efsanesi20111003110201

Kitap tarihten olayları da hikaye eder. 1876′da iskana zorlanan Yörüklerin isyanını; eski hayatlarını devam ettirebilmek için girdikleri savaşın, onları kıra kıra ilerleyişinden bahseder. Yenilgi. İskandan önceyi, Türkmen bir altın çağ gibi anımsar. Sonrasında hikaye, zaman akşına geri döner. Oba gittiği heryerde zorbalarla karşılaşır, kandırılır, aşağılanır. Konar göçer hayatlarına müdahale arttıkça, sayıları daha da azalır.

Üslubundan sual olunmaz Yaşar Kemal, oradan oraya sürüklenen obanın geçtiği yerleri; mitolojiden,coğrafyadan endemik bitkilere harmanladığı betimlemelerle anlatır. Hermit Dağı’na çadırlarını kuran oba,Hermit nergisini de görmüş olur. Kerem’in başına ne gelirse şahininin peşinde gelir.

Binboğalar Efsanesi’nde Demirci Haydar Usta, obanın geçmişten gelen tüm değerlerini temsil eder. Demirci ocağı kutsaldır; ateş, su, hava ve toprak bu ocakta toplanır. Haydar Usta’nın ocağından çıkan kılıç hepsinin umududur, ama onları kurtarabileceği zaman geçmiştir.

Pek sevdiğim bu kitabı içim cız ede ede okumuştum. Obayla birlikte Toroslar’da göçe kalka sürüp gitmişti kitap. Bir kez daha sayfalarını karıştırmışken; insan doğasındaki farklı olanı yok sayma eğilimine, hoşgörüsüzlüğüne lanet ederek, ‘yaşam tarzına müdahale’nin acımasızlığının aslında sadece kabuk değiştiren döngüsüne dair altı çizili notlar düştüm belleğimde. Tabii buraya da.

 

… ”Bu gece beş mayısı altı mayısa bağlayan gecedir. Bu gece denizlerin ermişi İlyasla karaların ermişi Hızır buluşacaklar. Dünya kurulduğundan bu yana bu iki ermiş her yıl, yılın bu gecesinde buluşurlar. Eğer bir yıl buluşmayacak olsalar, denizler deniz, topraklar toprak olmaktan çıkar. Denizler dalgalanmaz, ışıklanmaz, balıklanmaz, renklenmez, kururlar. Topraklar çiçeklenmez, kuşlar, arılar uçmaz, ekinler yeşermez, sular akmaz, yağmurlar yağmaz, kadınlar, kısraklar, kurtlar, kuşlar, börtü böcek, tekmil yaratık doğurmaz. Eğer onlar buluşamazlarsa… Kıyametin habercileri Hızırla İlyas olacaktır.”

 

Hızır’ı hala bekliyoruz,vakit geldi mi?

Bilge.

*Birileri de ” Tepe’nin Ardı” üzerine yazar belki.Sevgilerle.

 

Tarih Yazar Bilge Gölge in KİTAP Yorum Yap

Daha

daha-hakan-gundayİYİ AKŞAMLAR.

Şu an biraz sinirliyim, yazı bittiğinde ne durumda oluruz hiç bilmiyorum. Çünkü elimdeki kitap sadece 424 sayfa (Boşları ve eski kitaplarla ilgili şeyleri de katarak söylüyorum) ve 27 -yirmi yedi- LİRA.

Kitap Ekim 2013′te Doğan Kitap etiketi ile kitapçılardaki yerini aldı, Hakan Günday imzası taşıyor. -Bu arada Kinyas ve Kayra’ya da yeni etiket basmışlar, 33 tl –eskisi 29– olmuş.-

Kitabın ana karakteri Gaza -a’lardan birinde şapka var-  adında bir çocuk, sonra da genç. Yani demem o ki, Gaza diye biri var, ona böyle -tahmini- 27 yaşına kadar eşlik ediyoruz. Gaza, insan kaçakçısı babasına 9 yaşında çırak oluyor.  Yazarın hakkını verelim, zaten tadımlık olarak da okuduğunuz kitabın başı gayet güzel. Gaza nasıl doğduğunu öğreniyor bir bakıma.  Ayrıca Cuma gibi, Harmin gibi, Dordor gibi güzel karakterler de barındırıyor kitap. Babayı görünce -literally- arada içiniz sıkılıyor, arada ise “iyi adam lan” gibi tepkiler veriyorsunuz. Buraya kadar her şey normal gibi.

Tahmin ettiniz gibi Gaza çok zeki bir psikopat. -aranızda buna hala şaşıranlar varsa daha ucuz kitaplarını okumaya devam edin.-  Evlerindeki depoda kalan kaçaklara deney faresi gibi davranıyor, üzerilerinde sosyolojik şeyler falan deniyor. Bunların hepsini not ediyor bir yandan. Sonra bi yer var orası çok güzel, ama söylersem sıpoylır oluyor. Bana kalsın o.  -zaten görünce anlarsınız, bir acayip böyle, ceset falan,  mahsur kalma falan, mucize çocuk falan,  bu olayı Allah’a bağlayacak olan kızlar eklesin.- Bir de Gaza’nın 14 yaşında IRA ve Ulsteer Volunteer Force kullanarak yaptığı bir benzetme var, evlere şenlik.

Çocuğun yine yaşından yaklaşık 4509684590 yaş olgun olduğunu belirtmeden geçmeyeceğim. Bu arada sanırım kitapta tüm dünyayı gezdik, onu biraz kavrama aşamasındayım. Bir de son on sayfa çok güzel. -ama kitap 27 lira-

Az gibi, Azil gibi, Zargana gibi inanılmaz eserlerinin yanına, bana göre tamamen ticari sebeplerden böyle bir kitap eklemiş Hakan Günday. Hani ilk defa bir Hakan Günday kitabından sıkıldım. 2 yıldır falan okumuyordum, belki büyümüşümdür, sevdiğim şeyler değişmiştir ama kitapta ara ara “ay baydı” tepkileri vermem hayal kırıklığıydı. Sonuç olarak ben bir okurum ve 27 lira verdiğim kitaptan haliyle çok şey beklerim. 27 lira verdiğim New York Üçlemesi’ne hiç acımadım mesela, beklentiyi karşılayacak düzeydeydi ve 3 kitaptı.

Hakan Günday’ın kitapları beni rahatlatırdı genellikle, bu üstüme üstüme geldi. Tamamen fiyatı yüzünden de olabilir tabii bu. Rahatlamak istiyorsanız daha ucuz kitaplarına yönelin, tekrar söylüyorum. 27 liraya iki tane Barış Bıçakçı kitabı alır sevgilinize falan tekrar aşık olursunuz. Durduk yere heyecanlanırsınız. Bakın gördünüz mü, yazıyı yine bir yerlerden Barış Bıçakçı’ya bağladım. Çünkü Barış Bıçakçı kitaplarını 2-3 lira değil 15-20 lira pahalı satsa da ona değecek bir şey yazmıştır. Zaten kitaplarına paha biçmek de yanlış, verdiğimiz ücret sembolik zaten. Her neyse konudan çok koptum, ne diyordum, 27 lira, pardon Hakan Günday ve Daha.

Neyse, kitabın birkaç güzel yanından bahsedersek, yazar kaçakçıların durumunu çok güzel anlatıyor. Tabii ki yine bir toplum çözümlemesi var ve tabii o da başarılı. Kitap bu kadar, şimdi buna 27 lira verip vermemek tamamen sizin kararınız.  Bence vermeyin.  Radikal’in imzalı kitap hediyesine katıldım.  Gelirse bana elimdekini size hediye edebilirim. Benim için dua edin. Param karşılığını görsün en azından, di mi?

27 liramı çok özlüyorum.

Biz hala kitap kdvleri %1 olsun falan diyelim. (YILMAZ ÖZDİL HAVASI, ENTER FALAN)

Mehmet Erhan Üras

Tarih Yazar Mehmet Erhan Üras in KİTAP, TÜRKÇE EDEBİYAT Yorum Yap

Kahrolsun Dostoyevski

kahrolsun_dostoyevski_smlEvet, kahrolsun Dostoyevski! Lanet olsun pislik herif! Şerefi noksan yazar bozuntusu! (Oh be rahatladım, kitabın insanı haykırmaya teşvik eden bir adı var, güzel güzel stres atabiliyorsunuz.)

Bugün tanıtacağım kitap bu. Yazarı Atiq Rahimi 1962′de Kabil’de doğmuş. Afganistan-SSCB savaşı sürerken 1984′te ülkeyi terk etmek zorunda kalmış. Önce Pakistan’a ardından da kendisine siyasi sığınma hakkı tanıyan Fransa’ya gitmiş. Şu an hayatını Fransa’da sürdüren Rahimi roman, fotoğraf ve belgesel çalışmalarıyla geride bıraktığı ülkesinde yaşananları dünyaya anlatmaya çalışıyor.

Kitapta adında da anlaşılacağı üzere Dostoyevski’nin önemli bir yeri ve etkisi var. Ama durum yazarın Dostoyevski’ye ana avrat dümdüz gidecek kadar öfkelenmesi değil tabii. Sovyetlerle yapılan savaş bittikten sonra ülkedeki kontrolü ele geçiren müslümanların bir süre sonra birbirlerine girmesi nedeniyle her yerinde silahların ateşlendiği, her gün cinayetlerin işlendiği, ölümün sizi her an bulabilme ihtimalinin olduğu Afganistan’da geçen bu roman suçun, vicdan azabının ve cezanın sorgulandığı bir nevi Afgan “Suç ve Ceza”sı. (Bunları böyle ben söylemiyorum vallahi, arka kapakta da yazıyor.)

Kitap ana kahraman Resul’un yaşlı bir tefeci aynı zamanda pezevenk olan Alya Ana’yı paralarını ve mücevherlerini çalmak için elindeki baltayla öldüreceği anda başlıyor. Ve tam bu anda Dostoyevski’nin Raskolnikov’u aklına bir meteor gibi düşen Resul baltayı elinden düşüyor ve zbam!!! Balta yaşlı kadının kafasını yarıyor. Dostoyevski’nin beynine attığı pandiğin etkisinden hemen kurtulamayan Resul bir süre ne yapacağını bilemiyor. Daha sonra da kapıdan Alya Ana’ya seslenen o kadının sesini duyunca kapıldığı panikle de parayı ve mücevherleri dahi alamadan pencereden atlayarak kaçıyor. İşte kitap Resul’un Raskolnikov tarafından yıllar önce işlenen cinayeti Kabil’de tekrar işlemesiyle başlıyor. Zaten Resul’de üniversite eğitimini Rusya’da görürken okulu bırakıp ülkesine dönen biri olarak Dostoyevski’yi de yeterince okumuş, “Suç ve Ceza”ya yeterince hayran ve cinayetler arasındaki benzerliğin de yeterince farkında. Hatta belki onu bu cinayete iten şey kitaba olan hayranlığı, etkisinden bir türlü çıkamaması.

“Dostoyevski, evet, bu oydu! Suç ve Ceza’sıyla beni çarptı, felç etti. Bana kahramanı Raskolnikov’un kaderini izlemeyi yasakladı: İkinci bir kadını öldürmek – bu kez masum birini; bana suçumu hatırlatacak olan parayı ve mücevherleri almak… Kendi pişmanlıklarıma yem olmak, bir suçluluk çukurunda kararmak ve sonunda zindanlara düşmek…
O zaman? Kaçmak daha iyi, zavallı bir enayi, aptal bir suçlu gibi. Kanlı eller ve boş ceplerle.
Ne saçmalık!
Kahrolsun bu Dostoyevski!”

Suçunun Raskolnikov’dan bu şekilde ayrılmasıyla, yani ikinci cinayeti işlemeyip paraları ve mücevherleri almadan oradan kaçmasıyla cezasının da Raskolnikov’unki kadar ağır olmayacağını düşünüyor en başta Resul. Vicdanının karanlığına Raskolnikov kadar kapılmayacak.

Resul’un kadını öldürmesini ilk nedeni tabii ki de kadının parasını ihtiyaç duyması. Ama bir başka neden de nişanlısı Suphiye’nin kadının hizmetçisi olarak çalışması. Ama daha sonra Resul kadının pezevenklik de yaptığını öğrendiği vakit Suphiye’nin bazı geceler geç saatlere kadar kadının evinde kalma nedenini de fark ediyor. Buradan doğan öfkesi de işte onu cinayete yönelten nedenlerden biri. Ama tabii aslında her şey kahrolası Dostoyevski yüzünden.

Ancak Resul’un bu olaydan sonra vicdanıyla arasındaki sular beklediği gibi durgun kalmıyor. Hele ki cinayetten bir iki gün sonra kadının evine gittiğinde ve orada nişanlısı Suphiye ve kadının kızıyla karşılaştığında vicdanı, azabını güçlendirecek kaynağı da orada buluyor. Çünkü kadının kızının cinayetten haberi yok, annesinin ortadan kaybolmasına anlam veremiyor. Evde cinayete dair hiçbir şey de yok. Resul o gün duyduğunda yaşlı kadının kızına ait olduğunu sandığı sesin artık kimin olduğunu bilmiyor. Yani kimden kaçtığını bilmiyor. Ve uğruna bir cinayet işlediği o paraları ve mücevherleri de tanımadığı birinin alıp gittiğini fark ediyor. Cinayetin başlattığı vicdan azabını güçlendiren şey de işte bu sonuçsuzluk oluyor. Ama bir duygu daha var Resul’u üzerine gelen: ceset ortalarda yok, kimsenin cinayet işlendiğinden haberi de yok. Bir tek Resul biliyor, kadının öldüğünü. Ve işte bilgiye tek başına sahip olmanın ağırlığı.

Resul’ün vicdan azabı roman boyunca onu köşeye kıstıra kıstıra artık teslim olma noktasına götürüyor zorla. Bu azabın boyutu o kadar büyük ki süregelen çatışmalar nedeniyle mahkemelerin çalışmadığı, davaların görülmediği bu zamanda Resul en sonunda kendini zorla da olsa yargılatmayı başarıyor. Çünkü bu azaptan kurtulmanın tek yolunu yargılanmak, cezasını çekmek olduğundan başka bir düşünce kalmıyor sonunda kafasında.

Resul içindeki bütün bu karanlığın içinde Kabil sokaklarında dağınık ve pis dairesinden kuzeninin yanına, alt katında çekilen esrardan artık ayık hali kalmamış tekkeden nişanlısını evine, oradan oraya dolaşırken arka plandaysa sürekli birileri suç işliyor, sürekli birileri cezalandırılıyor. Herkes diğerini öldürme derdinde ama kimse kendini suçlu görmüyor. Çünkü onlar Allah adına öldürenler ve her gün öldürmeye devam edenler. Bu vahşet ülkesinde, suçun böylesine hakim olduğu bir coğrafyada konuşabilen bir vicdana sahip olan Resul de başlı başına farklı bir yaşam türü aslında.

…”Biliyorsun ki günah, Allah var olduğu için vardır, derler.”
    “Evet, ama bugünlerde sanki tam tersi geçerliymiş gibi geliyor. Allah affetsin. O, bu günahları engellemek için değil de, mazur göstermek için var sanki.”

Romanın büyük kısmında psikolojik bir şokun etkisiyle konuşma yetisini kaybetmiş olduğu için başkalarıyla konuşamasa da Resul daha sonra yine bir başka şokun ardından tekrar konuşmaya başlayabiliyor. Fakat bu başkalarıyla konuşamadığı sürede dahi sürekli kendisiyle konuştuğunu görüyoruz Resul’ün. Kitap boyunca iç sesi gerek Resul’ün kendisini gerekse içinde yüzlerce Resul barındıran ülkeyi, Afganistan’ı sorguluyor.

Her yerinde suç işlenen ama kimsenin kendinden şüphe duymadığı bir ülkede, hiçbir davranışı sorgulamayan bir halkın arasında işlediği suçun gölgesini bir türlü üzerinden atamayan, kendini sorgulamaktan vazgeçemeyen bir adamı anlatıyor Rahimi. Özellikle Dostoyevski olmak üzere Rus edebiyatından etkiler taşıyan bu kitap kötü bir Dostoyevski taklidi değil ondan ilhamla yazılmış güzel bir roman olmayı iyi bir şekilde başarmış. Okumanızı ve Resul’ün vicdanına tanık olmanızı rahatlıkla önerebileceğim bir roman.

“İntihar edebilmek için önce yaşama, onun değerine inanmak lazım. Ölümün yaşama değmesi lazım. Bugün, burada, bu ülkede yaşamın hiçbir değeri yok. Dolayısıyla intiharın da.
Üstelik intihar Allah’ın iradesine karşı nankör bir başkaldırı olarak kabul edilir. O’na “Al, masum bedenime soktuğun bu ruh pisliğini sen istemeden ben iade ediyorum!” demeye gelir. O’na, kendisinden daha güçlü olduğunu, O’nun kölesi, bendesi olmayı kabul etmediğini kanıtlamaktır. İntihar, ruhu minnetsiz teslim etmektir.”
Oğuzhan M. Şahin

Tarih Yazar Oğuzhan M. Şahin in DÜNYA EDEBİYATI, KİTAP Yorum Yap
Önceki  1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 ... 34 35   Sonraki