Belgelerim

"Tahminimce yine o anda bütün dini duygularım da uçup gitti. Bir daha hiçbir zaman Tanrı'nın varlığına ilişkin oyalayıcı mantık yürütmelere girişmedim, belki de sonradan Devamı

Söyleşi: Ahmet Büke

  Çok sevdiğimiz Ahmet Büke ile bir söyleşi yaptık. Lafı uzatmadan sizi söyleşi ile baş başa bırakıyoruz. Birkaç yıldır "Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi" adı altında on8blog'ta yazmaktasınız. Devamı

Tatar Çölü

Yazgı ne kadar gerçektir? Gerçekten dünyada şu ana kadar yaşamış o kadar insan belirli bir senaryoya bağlı kalarak mı yaşadı? Yani kimse biraz daha Devamı

Son Zamanlarda Ne Okudum

Merhabalar. Düşündük de, belki böyle belirli aralıklarla toplu bir şeyler yazsak güzel duracak. Bir yerden başlayalım dedik; ilk de ben yazayım dedim. Bundan sonraki yazılarda Devamı

Keçi Dağı

Keçi Dağı, Alaska yerlisi bir ABD vatandaşı olan David Vann'ın 2013 yılında yayımlanan romanı. Türkçeye çevrilip ülkemizde yayımlanması ise 2014 yılının sonuna doğru, Eylül Devamı

Belgelerim

"Tahminimce yine o anda bütün dini duygularım da uçup gitti. Bir daha hiçbir zaman Tanrı'nın varlığına ilişkin oyalayıcı mantık yürütmelere girişmedim, belki de sonradan Devamı

can yayınları

Son Zamanlarda Ne Okudum

Merhabalar.

Düşündük de, belki böyle belirli aralıklarla toplu bir şeyler yazsak güzel duracak. Bir yerden başlayalım dedik; ilk de ben yazayım dedim. Bundan sonraki yazılarda büyük ihtimal böyle bir açıklama olmayacak. Hepinizi çok seviyoruz.

kun-a-2C78-D825-E773KÜN

Sezgin Kaymaz imzalı, İletişim Yayınları tarafından yayımlanmış bir kitap. Konu ilginç, karakterler daha da ilginç. Kentleşme -veya böyle değil de, boş bulduğun arsayı çevirme- takıntımın başladığı kitap da bu oldu sanırım. İlginç ve güzel bir konu, kitabın bir noktada bağlanması, her şeyiyle güzel bir eser. Hüdai Ağa gibi, Muzaffer Hoca gibi, Ömer gibi, Çeto gibi, Menderes gibi güçlü karakterler oluşturulması kitabı daha da güzel kılmış. Doğa üstü olaylara karşı tavrınız nedir bilemiyorum; ama güzel bir olay örgüsü ile verilirse tadından yenmez diyorsanız, buyurunuz.

1810 BERCIKRISTIN.inddBERCİ KRİSTİN ÇÖP MASALLARI

Latife Tekin imzalı, en son İletişim Yayınları tarafından yayımlanmış bir kitap. Bir “çöp kent”in doğumunu anlatıyor.  Bir gecede bir çöplüğe kurulan gecekondu ve şehir ile taşra arasında sıkışmış, cahil diyebileceğimiz insanların hayatları. Aslında bir toplum kuruluşu örneği. Her adımıyla bir çöp kent hikayesi. Başladığı nokta ile bittiği nokta arasında dağlar kadar  fark var, tıpkı bir medeniyetin büyümesi gibi. Yine çok başarılı ve güzel bir kitap.

FrannyvezooeyFRANNY VE ZOOEY

J.D. Salinger imzalı, YKY tarafından yayımlanmış bir kitap. Franny ve Zooey isimli iki kardeşin hikayesi. Franny’nin “İsa Duası” okumaya başlaması ve kriz geçirip eve kapanması kitapta geniş bir yer buluyor. Çok olay üzerine kurulmuş bir hikayesi yok; genel olarak ikili diyaloglar üzerine dönüyor bu kitap.  4 farklı sahneden oluşan ve diyaloglarla ilerleyen bir tiyatro oyunu gibi düşünebilirsiniz. Salinger’ı “Çavdar Tarlasında Çocuklar” ile tanıdım, şu an ise çok atarlı -veya ergen geliyor- diyorsanız bilemiyorum ama okusanız güzel olur gibi.

685111

KAFAMDA BİR TUHAFLIK

Orhan Pamuk imzalı kitap, YKY tarafından yayımlandı. Bu durum da ister istemez “yeni takımı ile ilk maçına çıkmış futbolcu” durumunu akıllara getiriyor. Yazar yeni bir şey deneyerek, bu sefer daha halktan bir kitap sunmuş bize. Konya’dan İstanbul’a çocuk yaşta gelen bir seyyar satıcının hayatını işlemiş kitapta. Halka özgü gördüğümüz durumları da anlatmaya çalışmış; bir “Şair Evlenmesi” durumu var karşımızda örnek olarak. Diğer kitapları yanında zayıf da kalmış olsa, Orhan Pamuk’tan bu tür bir roman okumak keyifliydi.

2068 MUNHAL.inddMÜNHAL

Ekin Can Göksoy imzalı, İletişim Yayınları tarafından yayımlanmış bir kitap. O kadar romanın arasına kesinlikle bir öykü kitabı sıkıştırayım dedim ve Münhal’i okudum. 5 öyküden oluşuyor. Önemli isimler hikayeye bazen kahraman oluyor, bazen ise kahramanımızın yaptıklarını sorgulamasına yardımcı oluyor. Birbirine pek de benzemeyen öyküler ile farklı dünyalara gitmeye, farklı şeyler hayal etmeye hazır olun. Münhal, güzel bir ilk kitap.

fft16_mf5165664KÜÇÜK PRENS

Yahu, bunla ilgili her şeyi biliyorsunuz zaten. Hepimiz başka baskıları okumuştuk tabii de, önemli bir şey oldu, yıl başında yayım hakları kaldırıldı kitabın. İstiyorsanız evinizde basın satın yani çok sıkıntı değil. Güzel haber ise; Cemal Süreya ve Tomris Uyar baskısına kavuşmuş olmamız. Sahafların eski baskısına 50 lira civarı fiyat biçtiği kitabı böylece elde edip okumuş olduk. Teşekkürler Can Yayınları. -Vallahi şurada size Küçük Prens’ten bahsedecek değilim, zaten okumuşsunuzdur. Bir de böyle okuyun diye buraya da yazmış bulunuyorum.-

fakat-muzeyyen-bu-derin-bir-tutkuFAKAT MÜZEYYEN BU DERİN BİR TUTKU

Filmini duyunca ilgimizi çeken bu kitap, İlhami Algör imzalı,İletişim Yayınları  tarafından basılmış. Uzun öykü diyebileceğimiz bu kitap ise bir yazarın yaşadıklarını anlatıyor. Yine daha çok kendi iç dünyasında; pek bir olay bulunmadan. Bir de “Albayım Beni Nezahat İle Evlendir” var, bu kitabın kahramanı olan yazarın yazmaya çalıştığı kitabın kahramanının-bu nasıl bir tamlama?- kendi romanını yazma -yaşama- çabasını anlatıyor. Daha yarısını okudum, ondan da bir sonraki yazıda bahsedeceğim.

Mehmet Erhan Üras

Tarih Yazar Mehmet Erhan Üras in AYLIK, KİTAP Yorum Yap

Keçi Dağı

671076_2Keçi Dağı, Alaska yerlisi bir ABD vatandaşı olan David Vann’ın 2013 yılında yayımlanan romanı. Türkçeye çevrilip ülkemizde yayımlanması ise 2014 yılının sonuna doğru, Eylül ayında gerçekleşti. Romanın çevirisi Suat Ertüzün’e ait. Bundan önce 2012′den itibaren üst üste Bir İntihar Efsanesi, Caribou Adası, Pislik adlı eserleri dilimize çevrilmişti. Özellikle son 3 kitabının yayımlandıktan kısa bir süre sonra Türkçede de yayımlanması oldukça güzel. Keçi Dağı ve adı geçen diğer kitaplar Can Yayınları logosu altında.

David Vann, Keçi Dağı’nda geçen üç günlük bir av hikayesini anlatan bu romanı her yıl Keçi Dağı’nda avlanan atalarına ithaf etmiş. Söz konusu olan üç günlük bir hikâye; ama sanki çok daha geniş bir zamanı anlatıyor. Mitlerde, kutsal kitaplarda anlatılan insanlığın ilk günlerine kadar dayanıyor. David Vann oluşturduğu olay örgüsüyle aslında öldürmenin öyküsünü anlatıyor bize. Habil ve Kabil’den başlayarak bütün bir insanlık tarihinin baştan sona her anında, her zaman en önemli rollerde olan öldürme eyleminin öyküsü. 10 Emir’den birine konu olan bir büyük günah olarak öldürmek; fakat aynı zamanda da insanın en temel dürtülerinden birisi olarak. Ve hatta romanda da şöyle ifade ediliyor: “Kabil, bir parçamızın hiçbir zaman uyanmayacağını ilk keşfeden kişidir. Bir parçamız içgüdüye tabi olacak ve bu hiçbir zaman değişmeyecektir. Üstelik ilk içgüdülerimizden biri öldürmektir. On Emir, bizi hiçbir zaman bırakmayacak içgüdülerin bir dökümüdür.”

Kabil’in Habil’i öldürmesinden başlayarak kutsal metinlere yaptığı göndermelerle, ortaya koyduğu aykırı ve eleştirel yaklaşımla öldürme eyleminin çevresinde oldukça başarıyla kuruyor hikâyesini. Alaska yerlilerinden bir ailenin erkekleri, üç nesil, çocuk-baba-dede bir arada Keçi Dağı’na, her yıl yaptıkları gibi yılın ilk avı için gitmektedir. Yanlarına babanın arkadaşı Tom’u da alarak her zamanki dört kişilik av ekiplerini kurmuşlardır. Bu av çocuğun avı olacaktır; çünkü artık yaşı gelmiştir, ilk kez elinde tüfeği olacaktır. Ve gerçekten de öyle olur, çocuk daha geyiklere gelmeden bir insanı vurur. İlk avı arazilerine giren kaçak avcı olmuştur. On iki-on üç yaşında bir çocuk bir insanı öldürmüştür, ortada hiçbir neden yokken, hiç düşünmeden, bir anda ve adeta bir içgüdü gibi. Hikâye böyle başlar, bizim hikâyemiz gibi, hepimizin hikâyesi gibi, Habil ve Kabil gibi.

“Kabil ilk oğuldu. Âdem ve Havva’nın ilk çocuğu. Kabil başlangıcımızdı, cennette başlamayan herkesti.”

Çocuğun avcıyı öldürmesiyle birlikte bir aile gibi birbirine bağlı olan (ki üçü zaten bir aile) bu dörtlü arasında çözülmeler başlar. Daha önce bir arada hareket ederken hepsi kendi köşesine çekilir, kendi kimliklerine bürünürler. Başta tek bir kişi halinde bir dörtlüyken bu olaydan sonra dört ayrı kişi, dört ayrı insan vardır. Ölümün ortaya çıkmasıyla hikâye başlamıştır; herkes kendisi, kendi içindeki insan olmuştur. Böyledir; çünkü başlangıçtan itibaren insanlığı şekillendiren en önemli eylem öldürmek olmuştur. Doğru ya da yanlış, gerçek ya da hayal, gerçeği anlatan bütün kitaplarda sürekli olarak öldürme eylemi vardır. İnsanlığın öyküsünün her noktasında temel bir belirleyicidir ölüm ve öldürmek. Aynı zamanda çok özel, çok sıradışı bir eylem olarak değil olabilecek en doğal şeydir. An önce bahsetmiştim, bir de Kutsal Kitap eleştirisi kısmı var romanın. (Göndermeler daha çok Yahudilik ve Hıristiyanlığa ait metinlere olsa da aslında “Kutsal Kitap”a yapılan eleştirilerin sadece bu metinlerle sınırlı değil birbirinden pek farkı olmayan diğer dinler, öğretiler ve onlara ait metinlere de yönelik okunması gerektiği görüşündeyim) . Farklı açılardan saldırıyor yazar Kutsal Kitap’a; örneğin anlatılan hikâyelerde insanla Tanrı arasındaki ilişki, Tanrı’nın insanlara karşı “düşmanlığı” bunlardan. Bir başka eleştirisi noktası da Kutsal Kitapların, insanlığı yönlendirdikleri yol, Tanrı’nın insanlardan yapmalarını istediği ve beklediği şeyler üzerine. Öldürmenin de insanlığın içine bu kadar yayılmış olmasının bir nedeni olarak da bu öğretileri gösteriyor David Vann. Yani aslında Tanrı’nın azmettiriciliğinden bahsediyor. Şöyle diyor: “Tabii şimdi İbrahim’i ve İshak’ı* düşünmeden edemiyor ve Kutsal Kitap’taki her hikâyenin Kabil’den mi geldiğini merak ediyorum. Hepsi bir bilmece: İnsanın değeri, öldürmeye hazır olmasıyla mı imtihan ediliyor? İyiliğimizin, inancımızın, kurtuluş olarak katilliğimizin ölçüsü Kabil mi? Kutsal Kitap’tan yol göstermesini beklemek imkânsızdır. Yalnızca kafa karışıklığı.”

Çok farklı olayların yaşandığı bir olay örgüsü, sıradışı bir kurgu vadetmiyor roman bize ya da özgün biçimsel arayışlara girmiyor. Bir şeyler anlatmaya çalışıyor, bunu  yalın bir anlatımla, sade ve basit bir dille oldukça başarılı bir şekilde gerçekleştiriyor. Konuyu ele alışındaki derinlikle ve de sunduğu okuma zevkiyle, bu kitabı okuma konusunda aldığınız karardan büyük bir mutluluk duymanızı sağlıyor. Kısacası genç denebilecek bir yazar elinden çıkmış usta işi bir roman. Ve yazarın gençliği nedeniyle daha birçok kitabını okuyabilecek olmamız ihtimali de ayrı bir mutluluk kaynağı.

Keçi Dağı’nı kesinlikle edinip okumanızı tavsiye ediyorum ve kitaptan alıntılarla doldurduğum bu yazıyı bitirmeden önce birkaç alıntı daha eklemek istiyorum.

“Yalnızca biz değil, bizden önceki herkes için de olduğu gibi, ıstırap çekmenin ve insan ömrünün bir simgesi olarak kendi haçını taşıyan İsa için de olduğu gibi, hayat tekrardan ibarettir. Tüm hikâyelerimizde bizler şu yeryüzünde bir ağırlığı sürükleyip taşırız. Buna Çile denir. İsa, kendimize acımamızın hikâyesidir.”

“İnsanın esası hayvandır. İsa’nın kanını içeriz ki tekrar hayvan olabilelim, boğaz yarıp kan içelim, kan banyosu yapalım, eti gövdeye indirelim, özümüze erişip dönelim ve kim olduğumuzu hatırlayabilelim. Kendimize bununla güven telkin ederiz. On Emir’in imkansızlığı karşısında ancak başarısızlığa uğrayabileceğimizden her pazar, kimliğimizi yitirmediğimizle ilgili olarak bu teminata ihtiyaç duyarız.”

“Salgınlar ve vebalar. Tufan. Dillerin birbirine girmesi. İnsanlığın tekrar tekrar sıfırdan başlaması. Kutsal Kitap bizi Tanrı’yla savaşımız hakkındadır. Ve bir şekilde biz sırf irademiz sayesinde, inadımız sayesinde daha güçlüyüz. Silinip gitmeyi reddetmişiz.”

Oğuzhan M. Şahin

Tarih Yazar Oğuzhan M. Şahin in DÜNYA EDEBİYATI, KİTAP Yorum Yap

Dünya Ağrısı

Ayfer Tunç’un yazarlık hayatının yirmi beşinci yılını tamamlamasıyla yayınlanan dördüncü romanı Dünya Ağrısı, hem yazar için hem de Türk Edebiyatı için önemli değişimleri simgeleyen sarsıcı bir metin. Ayfer Tunç’un diğer romanlarından (ve hatta öykülerinden) çok daha karamsar bir havaya sahip olan Dünya Ağrısı, depresif karakterleri ve karanlık mekan seçimleriyle bu duyguyu okuyucuya son derece başarılı yansıtmış. Aynı zamanda kitabın basıldığı Can Yayınları tarafından da oldukça önemli bir yayın olma özelliği gösteriyor Dünya Ağrısı—Can Yayınları, bu kitapla birlikte artık klasikleşmiş beyaz, tek resimli kapaklarını terk edip, daha öznel kapak tasarımlarına yöneldi. Böylece, hem Ayfer Tunç gibi nüfuslu bir yazar için, hem de Can Yayınları gibi önemli bir yayınevi için bir ilk kitap olma özelliği taşıyor Dünya Ağrısı.

Açıkçası Dünya Ağrısı’nı okuma nedenim çoğunlukla Can Yayınevi’nin bu tarihi anına tanık etme isteğimden doğdu. Sonuçta kurulduğu 1981 yılından beri sadece belirli bir şablona göre kapak hazırlayan bu ikonik yayınevinin kendi tasarım politikalarını terk etmesi şaşırılacak bir durum. Lâkin, bu vesileyle Ayfer Tunç gibi çok önemli bir Türk yazarla tanıştım, ve açık yüreklilikle belirtebilirim ki, yazarın kendine özgü dili ve kurmaca dünyası beni oldukça etkiledi. Özellikle Tunç’un bu romanında kendi dil kabiliyetinin ve simgesel anlatımının doruğuna çıktığını söyleyebilirim. Yazarın sözcük seçimleri ve anlatım yapısı hep karamsar bir yazım dili oluşturmak için kullanılmış, ve bu sayede içimizi sıkan, bizleri boğan cümleler roman boyunca sakınılmadan kullanılmış. Metnin bu özelliği dolayısıyla Tunç’un okuyucuyu düşünmeden, salt edebiyat için yazdığının kanısındayım. Böylece Dünya Ağrısı’nın son derece karamsar yapısı bakımından ancak Sartre ya da Yusuf Atılgan gibi yazarların romanlarıyla karşılaştırılabileceğini düşünüyorum.

Dünya Ağrısı aslında Mürşit’in romanı. Belirtilmeyen bir Orta Anadolu kentinde, babasından kalma, şöhretten düşmüş eski bir otel işletmek zorunda bırakılan Mürşit, hayatı boyunca mutluluk nedir bilmeden yaşamış bir karakter. Ayfer Tunç, romanında Mürşit’in hayatından bir kesit sunmuş bizlere—yaşlılığa girerken Madenci ile kurduğu ortak kederden doğan dostluk, hayata karşı hala hırslı oğlu ile kavgaları, eşiyle hiçbir zaman paylaşamadıkları aşk. Ana karakterin yan karakterler ile kurduğu ilişkiler üzerinden geliştirilen yalnızlık ve yabancılaşma teması, beni, etrafımdakilerle kurduğum ilişkilerimi sorgulamaya itti. Ayfer Tunç’un da burada amacının, zamane hastalığı olarak nitelendirilen ‘dünya ağrısı’ kavramını, kendi hayatımızda fark etmemiz yönünde olduğunu düşünüyorum. Bir bakıma burada yazar, okuyucuya kendisini tanıtarak, bilmediği özellikleri yüzüne vuruyor—bu sebepten ötürü de romanın oldukça rahatsız edici olabileceğini de belirtmem gerek.

Aynı zamanda Ayfer Tunç’un kullandığı dilin, oluşturduğu bu karamsar kurgusal düzenle birebir gittiği kanısındayım. ‘işkence’, ‘zehir’, ‘bakımsız’, ‘çirkin’, ‘hastalıklı’ gibi olumsuz ve rahatsız edici kelimeleri sakınmadan kullanan yazar, aynı zamanda intihar ve ölüm gibi temaları da enine boyuna tartışarak bizlerin genellikle alışık olmadığı, özgün bir yazım dil oluşturmuş. Başta alışmakta güçlük çeksem de, roman ilerledikçe ben de Tunç’un sözcük seçimine yatkın hale geldim, ve her geçen sayfayla dilini tekrar tekrar takdir ettim. Özellikle Türk Edebiyatı’nda kendine önemli bir yer edinmenin kullanılan dilin özgünlüğüne bağlı olduğunu düşünüyorum ve bu bağlamda Ayfer Tunç’un oldukça göz ardı edildiğini söyleyebilirim. Yazarın Dünya Ağrısı’nda kullandığı dil adeta depresyonu bir karakter olarak bizlere sunuyor ve bu özelliğiyle kesinlikle takdire şayan bir yazar Ayfer Tunç.

setrvgadgAyrıca Dünya Ağrısı’nın çeşitli Dünya Edebiyatı Klasiklerinden de oldukça beslendiğini romanı okudukça fark ettim. Mürşit’in otelinde ve kentinde son derece mutsuz olmasına rağmen bir türlü yaşadığı yeri terk edemeyişi bana Tatar Çölü’nün baş karakteri Teğmen Drago’nun görev aldığı kaleyi, nefret etmesine rağmen yıllar boyu bırakamamasını hatırlattı. Aynı zamanda, Mürşit’in çocukken arkadaşlarıyla katıldığı bir linç eyleminin de bana Sineklerin Tanrısı’nı hatırlattığını söyleyebilirim. Yazarın dilinin de yine Yusuf Atılgan’dan biraz olsun nasibini aldığı kendini belli ediyor.

Ayfer Tunç ile beni tanıştıran Dünya Ağrısı’nın hem konusuyla hem de diliyle son dönem Türk Edebiyatı’nın oldukça önemli bir eseri olduğunu düşünüyorum. Özellikle yazarın yarattığı pesimist havaya karışmış umutsuz karakterlerin çok başarılı olarak okuyucuya aktarıldığına inanıyorum. Yer yer bu karamsar yapısıyla roman bizleri kendinden uzaklaştırabilse de bunun son derece yerinde kullanılmış bir edebi tarz olduğunu söyleyebilirim. Aynı zamanda hem Ayfer Tunç’un yazarlık hayatında Türk Edebiyatı bakımından, hem de Can Yayınları’nın kapak politikası doğrultusunda Türk yayıncılık tarihi yönünden, bir değişimi simgeleyen Dünya Ağrısı, bu yılın en önemli kitabı olmaya aday üstün bir roman.

Mert Eney

Tarih Yazar Mert Eney in KİTAP, TÜRKÇE EDEBİYAT 1 Yorum

Biz Burada İyiyiz

Merhabalar çok sevgili okurlarımız—bugün size tanıtacağım roman-öykü kırması güzel bir ilk kitap: Biz Burada İyiyiz. Taraf gazetesindeki köşe yazılarından çoğumuzun tanıdığı Barbaros Altuğ, aynı zamanda Türk Edebiyatının demirbaşlarının da ajanlığını yapmış bir yazar. Ayşe Kulin, Perihan Mağden, Latife Tekin, Hasan Ali Toptaş—yazılarını yabancı dillere çevirdiği ve temsil ettiği yazarlardan birkaçı. İlk romanı olan Biz Burada İyiyiz, Gezi Direnişinin sonrasında üç ana karakterin hayatının nasıl değiştiğini anlatıyor. 90 sayfalık künyesini şaşırtacak biçimde yoğun olan anlatımıyla ağırlaştıran Altuğ, son derece güncel bir yapıtla okuyucuya kendi Gezi deneyimini—ve hatta yaşamını—sorgulatıyor.

Roman, Yasemin, Eren ve Ali’nin Berlin’deki yeni hayatlarını anlatarak başlıyor. Yasemin ve Eren, uzun senelerdir yıpranmayan bir dostluk kurmuş, son derece duygusal iki karakter olarak okuyucuya tanıtılıyor. Gezi Direnişi sonrası, arkadaşları Deniz’in abisi Ali ile Berlin’e yerleşen üç arkadaş, burada kendilerine yeni bir yaşantı inşaat etmeye çalışıyor. Sık sık Gezi olaylarına geri dönüş yapan yazımıyla Altuğ, karakterlerine politik bir derinlik kazandırıyor. Henüz üzerinden bir sene geçen bu toplumsal hareketin bir odak noktası olarak kabul edildiği eserde, Altuğ karakterleri üzerinden çağdaş toplumun yaşayış biçimini sorguluyor. Romandaki bütün anlatılan karakterler, bu toplumsal harekatın yükünü hissetmiş ve ruhsal kamburunu çıkarmış yaralı kişiler—bu sebepten ötürü okuyucu, bu üç arkadaşa tüm hassasiyetini kuşanarak yaklaşıyor.

Roman, daha çok bir öykü özelliği gösterse de, kısa anlatımıyla vurucu olmayı başarıyor. Gümüşlük Akademisi’nde gerçekleştirdiği söyleşide Altuğ,  günümüzde yazının kısaldığını, bir film izlenebilecek zamanda okunacak eserlerin ön plana çıktığını söylüyor—yayıncılığın da bu türe artık daha fazla ilgili olduğunu mana ediyor. Aynı zamanda, okuyucunun da artık kişisel tecrübelerin yazıldığı metinleri okumayı tercih ettiğini söyleyen Altuğ, gerçek yaşamla kurgusal anlatım arasındaki çizgiyi söylemleriyle bulanıklaştırıyor. Biz Burada İyiyiz, her iki özelliği de kapsayan bir ‘yeni metin’ oluyor böylece—çağın isteklerine ve ihtiyaçlarına ayak uydurmayı başaran, fakat hala modern yapıtların sağladığı çarpıcılığı taşıyan bir metin.

Üç sayfayı geçmeyen bölümlerde çoğu zaman okuyucuyu çelişkiler içerisinde bırakıyor Altuğ. Düzensiz olarak anlatıcısını değiştiriyor, ve ancak bir kaç paragraftan sonra kimin anlattığını anlayabiliyoruz—bu üslup, esere belirsizliğe karışmış bir gizem bahşediyor. Sanki anlatıcıyı anlamamakla, üç ana karakterde aynı kişi olabilirmiş gibi, ve bu ayrı teklikte her an her şey olabilecekmiş gibi bir tutum kazanıyor yazarın eseri.

Son dönem yazarlardan çağdaş toplumsal konulara ilişkin bireysel yazılar okumak istiyorsanız mutlaka öneriyorum. Eğer okuma isteğiniz bu kalıba uymuyorsa da okuyun.

Mert Eney

Tarih Yazar Mert Eney in KİTAP, TÜRKÇE EDEBİYAT Yorum Yap

Barbarları Beklerken

Bugün tanıtacağım kitap 2003 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Güney Afrikalı yazar John Maxwell Coetzee’nin Barbarları Beklerken’i. 1980′de yazılan kitap dilimize Dost Körpe tarafından çevrilip 2006 Can Yayınları tarafından basılmış. En az, adını aldığı ve benzer bir hikaye taşıdığı(hatta aslında bir ölçüde hikayeleştirdiği) Konstantinos Kavafis şiiri kadar etkileyici bir roman.

2051_Barbarlari_Beklerken-J_M_Coetzee289

“Acı gerçektir, diğer her şeyden şüphelenilebilir.”

Kitap hayali bir imparatorlukta, bu hayali imparatorluğun sınır bölgesinde geçiyor. Her ne kadar bu hayali bir imparatorluk olsa da aslında söz konusu olan(ve de sert bir eleştiriye maruz kalan) Avrupalıların vakti zamanında Afrika’da ve Afrika halkları üzerinde kurduğu sömürge ve baskı yönetimleri. Olayları bu geniş imparatorluğun uç bölgesinde epey zamandır görevli olan yaşlı sulh hakiminin ağzından anlatıyor Coetzee. Görevinin kendine yüklediği sorumluluklarla insani sorumlulukları arasında kalmış bir devlet yöneticisi kendisi ve bu arada kalmışlığın etkisiyle zamanla görevini, yaptıklarını, imparatorluğun yaptıklarını ve amaçlarını sorgulamaya başlamış.

Söz konusu olan, Barbarlar diye adlandırılan topluluk ise aslında o bölgenin yerlisi olan göçebe halk. İşte kocaman bir adlandırma sorunu! Barbarbar bekleniyor, yani saldıracaklarıyla ilgili bir söylenti yayılmış ve şüpheli-gergin bir bekleyiş hali söz konusu. Bu nedenle merkezden bölgeye, sınırdaki kasabaları denetlemeye gönderilmiş olan Albay, bir soygun olayı nedeniyle tutuklanan 1′i çocuk üç kişiyi sorgularken sorgu sırasında aralarından biri ölür. Ölen adamın kızı da işkence altında her şeyi ifade eder ve barbarların imparatorluğa karşı bir saldırı hazırlığında olduğunu söyler. İşkence burada Coetzee’nin özellikle üzerinde durduğu konulardandır. Şöyle der yaşlı sulh hakimimiz: “Bir başkasının gizli bedenine, onu yakarak, yırtarak ya da keserek girebileceğinizi düşünmek ne doğal bir hata.” İşkence ve benzeri güç kullanımlarını çok iyi bir şekilde özetler. İşkence baskıcı rejimlerin kendini kabul ettirme yöntemlerinden biridir.

Daha sonra yaşlı sulh hakimi, albay bölgeyi terk ettikten sonra, sokakta gördüğü dilenci bir kızı yanına, evine alıyor. Bu kızın da albayın getirdiği ve işkence ettiği tutsaklardan olduğunu öğreniyor. Kızın bir ayağı kırık, görme yeteneğini büyük ölçüde kaybetmiş işkence sonucunda. Başlarda kızın acısının geçmesi için basitçe ayağını ovmasıyla başlayan ilişkilerinin zamanla cinsellik dozajı artarak aşka dönüşmesi sürecinde, yaşlı adam bu kızın hırpalanmış-yaralanmış bedeninde bir yandan içindeki sevgiyi keşfederken, uykuya dalmış erotizmini uyandırırken bir yandan da işkencenin sonuçlarını, işkence edilenin uğradığı acıları, ortaya çıkan bütün o yıkımı öğreniyor. Her şeyden de önemlisi işkencenin buna göz yuman bütün herkesin laneti olduğunu, gerçek bir insanın işkencenin karşısına vicdanıyla çıkması gerektiğini fark ediyor. Vicdanı ayaklanıyor kısaca. Şöyle diyor kendi kendine: “Bazı insanlar haksız yere acı çektiğinde, acılarına tanık olanların kaderi bunun utancını hissetmektir.”

Askerlerin bölgeyi terk ettiği bir vakitte yaşlı hakim yanına iki üç tane de adamını alıp kızı halkına, barbarlara geri götürmek için çölde uzun bir yolculuğa çıkıyor. Kışın henüz tam gitmediği bu bahar öncesi dönemde yapılan zorlu ve uzun yolculuktan, kızdan ayrıldıktan sonra şehre geri döndüğünde, askerlerin tekrar geldiğini görüyor; fakat beklediği gibi bir karşılama olmuyor. İşkenceyle, baskıcı yönetimle, toprakları işgal edilen yerel halka yapılanlarla ilgili düşüncelerini daha önce de askerlere açıklamaktan çekinmeyen hakim bir de bu savaş öncesi ortamında böyle bir yolculuk yapınca Barbarlar’ı imparatorluğun hazırlıkları hakkında bilgilendirmek suretiyle vatana ihanet ettiği suçlamasıyla şehirde yönetimi devralan askeri yönetici tarafından tutuklanıyor. Ve daha önce tanık olduğu, karşı çıkmadığı işkencelere bu sefer kendisi maruz bırakılan yaşlı adamın imparatorluğa karşı kalan küçük inancı ve güveni de yıkılıyor ve içinde öfkesi gitgide büyüyor.

Kitap boyunca Barbarlar bekleniyor; lakin bir türlü gelmiyorlar. Halka yönetim tarafından sürekli olarak Barbarların bu toprakları işgal etmek için saldıracakları korkusu empoze ediliyor, böylece de kontrol altına alınıyorlar. Oysa dediğimiz gibi, Barbarlar dedikleri aslında göçebe bir halk ve bir toprak parçasını işgal etmek gibi bir düşünceleri, bir yerleşik hayatları yok. Ama korkunun yaratılması için hayali bir düşmanın yaratılması gerekiyor ve bu noktada dört dörtlük bir seçim oluyor bu göçebe halk. Barbarlar bu kadar çok beklenmelerine rağmen bir türlü gelmeyince bu sefer şehirdeki askeri birlikler Barbarların üzerine gidiyor. Ama çöl bambaşka bir dünya, sefer birkaç ay sürse de bir türlü bitmiyor. İlk başta askerlerin onları koruduğu düşüncesiyle orduyla arasında güçlü bir oluşan halk orduya güvenini yavaş yavaş kaybediyor. Barbarların peşinde, kovalayarak ama onlara bir türlü ulaşamayarak geçen bu zamanın sonunda askerler çölün bilmedikleri büyüklüğünde ve yaşanmazlığında zamanla kırılıyorlar, telef oluyorlar. Durum en sonunda bir yenilginin kabullenilmesine dönüşünce askerler bölgeyi terk etmeye karar veriyorlar. En sonunda askerler gidiyor, halk kalıyor. Askerler gidiyor; ama halkın zihnine yerleşen düşman imgesi hiçbir yere gitmiyor. Askerler gitse de insanlar kalıyorlar ve barbarları beklemeye devam ediyorlar. Bir türlü gelmeyen, ne zaman geleceği ve hatta gelip gelmeyeceği bilinmeyen Barbarları beklemeye devam ediyorlar. Korkuyla, artık kendilerini koruyacak bir güç kalmamasının da güçlendirdiği bir korkuyla.

Bütün bu korkulu bekleyiş zamanında insanlığını, acı, işkenceyi, sevgiyi, cinselliği, vicdanını yeniden keşfeden bir yaşlı adamın gözünden anlatıyor yazar hikayeyi. Hikayeyi anlatırken şimdiki zaman kipini kullanmasıyla da tüm yaşananlara, acılara, düşüncelere gözünüzün önünde, okuduğunuz anda gerçekleşiyormuşçasına bir canlılık kazandırıyor. Güçlü bir politik-tarihsel eleştiri olduğu gibi aynı zamanda sevgi dolu, naif bir anlatı bu. Güzel, çok güzel ve kesinlikle okunulası bir roman.

Yazıyı Kavafis’in varoluşunu kendi yarattığı düşman imgesine karşı duyduğu korkudan alan ruh halini etkileyici bir şekilde anlattığı şiirinin son dizeleriyle bitirmek istiyorum.

“Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
 Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.”

 

Oğuzhan M. Şahin

Tarih Yazar Oğuzhan M. Şahin in DÜNYA EDEBİYATI Yorum Yap